
Bir arkadaşınızın gözlerinin dolduğunu gördüğünüzde sizin de içinizin burkulduğu oldu mu? Ya da bir çocuğun kahkahasını duyduğunuzda farkında olmadan gülümsediğiniz? İşte empati dediğimiz şey, tam da bu anlarda sessizce devreye girer.
Empati, en basit hâliyle kendimizi bir başkasının yerine koyabilme becerisidir. Fakat bu yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda beynimizin oldukça karmaşık bir çalışmasının sonucudur. Dikkat çeken ise, bunu çoğu zaman bilinçli olarak yapmıyor oluşumuzdur. Birinin yüz ifadesini gördüğümüzde, sesindeki titremeyi duyduğumuzda ya da beden dilindeki değişikliği fark ettiğimizde beynimiz çoktan harekete geçmiş oluyor.
Araştırmaların sonucu, beynimizin bazı bölgelerinin başkalarının duygularını anlamada aktif rol oynadığını gösterdi. Fakat günlük hayatımızda bunu bilimsel terimlerle hissetmeyiz. Biz bunu, “Onun ne yaşadığını anlıyorum.” cümlesiyle ifade ederiz.
Düşünün; sevdiğiniz bir insanın canı yandığında siz de üzülürsünüz. Oysa acıyı yaşayan siz değilsinizdir. Buna rağmen beyniniz, karşınızdaki kişinin duygusunu anlamaya çalışırken kendi deneyimlerinizden yararlanır. Geçmişte yaşadığınız benzer duyguları hatırlar, farkında olmadan onları bugüne taşır. Bu yüzden empati sadece karşımızdakini anlamak değildir; biraz da kendi iç dünyamızla kurduğumuz bağdır.
Ancak empati her zaman aynı düzeyde ortaya çıkmaz. Bazı bir yabancının hikâyesi bizi derinden etkilerken bazen en yakınımızdaki insanı anlamakta zorlanabiliriz. Çünkü empati yalnızca beynin değil, yaşam deneyimlerimizin, yetiştirilme biçimimizin ve o anki ruh hâlimizin de etkisi altında kalır.
Son yıllarda hızla değişen dünyada empati kurmanın giderek zorlaştığına dair görüşler sıkça dile getiriliyor. Sürekli ekranlara bakıyor, hızlı tüketilen içerikler arasında kayboluyor ve birbirimizi gerçekten dinlemeye daha az zaman ayırıyoruz. Oysa empati, yalnızca duymakla değil dinlemekle gelişen bir beceridir. Karşımızdaki kişinin sözlerinden çok hislerine kulak verebildiğimizde güçlenir.
Belki de empatiyi özel kılan şey budur. İnsanları birbirine bağlayan görünmez bir köprü olması. Çünkü bazen bir sorunu çözmekten daha değerli olan şey, birinin kendisini anlaşılmış hissetmesidir.
Bir insanın acısını tamamen yaşayamayız. Onun yerine geçemeyiz. Ama yanında durabilir, duygusunu anlamaya çalışabilir ve “Seni görüyorum, seni duyuyorum, hislerini verebiliyorum.” diyebiliriz. Empati tam da burada başlar.
Beynimiz empatiyi nasıl gerçekleştirdiği sorusunun sayısız cevabı vardır. Fakat insanlığın bugün karşı karşıya olduğu sorun, empatiyi nasıl kurduğumuzu bilmemek değil; bildiğimizi hâlde neden giderek daha az kurduğumuzu sorgulamaktır.
Birbirimizin hayatlarını görüyoruz ama hislerini görmüyoruz. Seslerini duyuyoruz ama acılarına kulak vermiyoruz. Her zamankinden daha fazla bağlantı içindeyiz, fakat belki de tarihin hiçbir döneminde birbirimizi anlamaya bu kadar uzak düşmedik.
Oysa bir insanı değiştiren şey çoğu zaman güçlü sözler değil, anlaşıldığını hissetmektir. Belki de kendimize sormamız gereken asıl soru şu olmalı: Bir gün herkes unutulacak, başarılar solacak, unvanlar kaybolacak. Peki geriye ne kalacak? Bir insanın hayatına dokunup dokunamadığımız. Çünkü dünyanın bugün en çok bilgiye değil, birbirinin kalbine ulaşabilen insanlara ihtiyacı var.
Ve belki de insan olmanın gerçek ölçüsü, ne kadar bildiğimiz değil; karşımızdakinin hissettiğini ne kadar hissedebildiğimizdir.
Nurgül Yılmaz

