Persepolis: Hafızanın Çizgisi ve Bedenin Hikâyesi - Gazete Us - Aydan Ateş

Marjane Satrapi’nin hafızamıza bıraktığı çizgiye saygıyla…

Film renkle açılır. Bugünün Paris’indeyiz, Orly Havalimanı’nda. Marjane Tahran’a gitmek üzeredir ama uçağa binmez; bir köşeye oturup sigarasını yakar ve hatırlamaya başlar. O an renkler çekilir, perde siyah-beyaza döner ve bundan sonra izleyeceğimiz her şey bu kadının hafızası olur.

Persepolis’i Marjane Satrapi, Vincent Paronnaud’yla birlikte yönetti. 2007 yapımı film, Satrapi’nin aynı adlı otobiyografik çizgi romanından uyarlandı. Film İran Devrimi’ni ve sonrasında yaşananları bir çocuğun gözünden anlatıyor. Devrim önce aile sofrasında konuşulur, sonra okul sıralarına, sokaklara, bir genç kızın gizlice dinlediği kasetlere kadar uzanır.

Filmin adı da bir hatırlatma taşıyor. Persepolis, yaklaşık iki buçuk bin yıl önce I. Darius’un kurdurduğu, Ahameniş İmparatorluğu’nun tören başkentiydi. Bana kalırsa Satrapi bu adla, ülkesinin hafızasının tek bir rejimden çok daha uzun olduğunu söylüyor.

Küçük Marjane’ın ailesi Şah’a karşı sokağa çıkan, devrimi umutla karşılayan bir ailedir. Bu umudun en sıcak yüzü Anouche amcadır. Şah döneminde hapse atılmıştır. Devrimden sonra serbest kalınca bir akşam yemeğe gelir ve yeğenine başından geçenleri anlatır. Gecenin sonunda ona hapiste ekmek içinden yaptığı bir kuğu hediye eder.

Ama yeni rejim onu da tutuklar. Anouche tek bir ziyaretçi ister: Marjane’ı. Son görüşmede ona ikinci bir ekmek kuğusu verir. Kısa süre sonra da idam edilir. İdamın ardından Marjane, çocukluğundan beri konuştuğu Tanrı’yı hayatından kovar. Bir rejim gitmiş, yerine başkası gelmiştir; baskı ise yerinde durmaktadır. Satrapi bu büyük kırılmayı avuç içine sığan bir ekmek kuğusuna yükler.

Yeni düzenin en çok dokunduğu yer bedendir, özellikle de kadın bedeni. Başörtüsü zorunlu hâle gelir, kıyafetler denetlenir. Bir sahnede üniversiteli Marjane koşarken görevliler onu durdurur; koşarken kalçasının hareket ettiğini, bunun uygunsuz olduğunu söylerler. Marjane’ın cevabı kısa ve keskindir: O zaman arkama bakmayın.

Bu cevaba gülüyoruz, ama soru aklımızda kalıyor: Bir insanın nasıl yürüyeceğine, nasıl koşacağına başkası karar verdiğinde, kendisi olma hakkından geriye ne kalır? Felsefe derslerinde özgürlüğü konuşurken çoğu zaman tanımlardan başlarız. Bu sahne bana özgürlüğün çok daha küçük bir yerde, insanın kendi adımlarında başladığını hatırlatıyor.

Peki Satrapi bu hikâyeyi neden çizgiyle anlattı? Cevabı kendisi vermiş: Gerçek oyuncularla çekilseydi, film uzak bir ülkede yaşayan ve bize benzemeyen insanların hikâyesine dönüşecekti. Sade bir çizgi ise herkesin kendini yerleştirebileceği bir yüz sunar. Hafıza da biraz böyle çalışır. Geçmiş bize bütün ayrıntılarıyla dönmez; bir yüz kalır, bir cümle, bir gölge.

Çocukluk sahnelerinde çizgiler yumuşak ve açıktır. Savaş ve sürgün yaklaştıkça gölgeler sertleşir. Animasyonu çocuklara ait bir tür sananlar için Persepolis iyi bir cevap, çünkü idam, bombardıman ve ayrılık bu yalın çizgilerde daha da keskin duruyor.

Film 2007’de Cannes Film Festivali’nde Jüri Ödülü’nü Carlos Reygadas’ın Stellet Licht filmiyle paylaştı. Ardından En İyi Animasyon dalında Oscar’a aday gösterildi. Satrapi bu dalda aday gösterilen ilk kadın oldu, ödülü ise Ratatouille aldı.

Pek bilinmeyen bir ayrıntı da seslendirmede saklı. Fransızca versiyonda genç Marjane’ı Chiara Mastroianni, annesini Catherine Deneuve seslendiriyor; ikisi gerçek hayatta da anne kız. Büyükanneye ses veren Danielle Darrieux ise o sırada 90 yaşındaydı. Darrieux, Deneuve’ün annesini daha önce Rochefort’lu Kızlar dahil birkaç filmde de oynamıştı.

Marjane, öğretmeninin rejimin baskılarını örten yalanlarına itiraz edince okuldan atılır. Tutuklanmasından korkan ailesi, on dört yaşındaki kızlarını Viyana’daki bir Fransız lisesine gönderir. Gitmeden önce büyükannesi ona bir öğüt verir: Hayatta karşısına pek çok kaba insan çıkacaktır, ama ne olursa olsun onurunu korumalı, kendine sadık kalmalıdır.

Viyana’da kimse başörtüsüne karışmaz, yine de Marjane orada da yabancıdır. Bir partide nereli olduğunu soran birine Fransız olduğunu söyler. Partiden dönerken kulağında büyükannesinin sesi yankılanır: Kendine sadık kalmalıdır. Tahran’a döndüğünde ise bu kez kendi memleketinde yabancı düşer; eski arkadaşlarıyla arasına görünmez bir duvar girmiştir.

Film Doğu ile Batı’yı iyi ve kötü diye ayırmaz. İki yerde de kendini evinde hissedemeyen bir genç kadını gösterir.

Bütün bu ağırlığa rağmen Persepolis’te sık sık güleriz. Marjane’ın Batı müziğine tutkusu, inadı ve ironisi filme nefes aldırır. Bunun en güzel örneği, Tahran’a döndükten sonra yaşadığı derin çöküşün ardından gelir. Marjane kendini toparlamaya karar verir ve Eye of the Tiger’ı falsolu falsolu söyleyerek hayata geri döner. Onun için gülmek, ayakta kalmanın yolu.

Marjane bu filmde kusursuz bir kahraman da değil. Bir gün makyajlı olduğu için muhafızlara yakalanacağını anlayınca paniğe kapılır ve hiç tanımadığı bir adamı kendisine laf atmakla suçlar. Muhafızlar adamı alıp götürür. Büyükannesi olanları duyunca derinden kırılır. Dedesinin de amcasının da özgürlük ve masum insanlar için öldüğünü hatırlatır, onurundan asla taviz vermemesini söyler.

Film bu anı saklamaz ve Marjane’ı korkan, yanlış yapan bir genç kadın olarak gösterir. Kendi hatasını bu kadar açık çizmek kolay olmasa gerek.

Film başladığı yerde, Orly’de ve renkler içinde biter. Marjane havalimanından bir taksiye biner, şoför nereli olduğunu sorar. Bu kez yalan yoktur: İran, der. O an hafızasında büyükannesinin her sabah sütyenine koyduğu yasemin çiçekleri belirir.

Bir ülkenin altüst olduğu yılların bütün yükü o küçük çiçeklerin kokusunda saklıdır. Persepolis’i yıllardır yaşatan da belki bu: Koca bir tarihi bir kokuya, bir ekmek kuğusuna, falsolu bir şarkıya emanet etmesi. Bir ülkeyi geride bırakabiliriz. Peki ya bir kokuyu?

Aydan Ateş

Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunuyum, felsefe alanında yüksek lisans yaptım. Yazılarımda sinema ve edebiyatı insanın temel sorunları üzerinden okuyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir