Gazete Us - Halil İbrahim Ağkavak - 12-10-2026

İnsan, kendisine verilen ömrün içinde yaşarken farkında olsun ya da olmasın, ardında bir hikâye bırakır. Bu hikâyenin satırlarını sahip olduğu makamlar, kazandığı paralar, taşıdığı unvanlar, savunduğu düşünceler ve mensubu olduğu çevreler tek başına yazmaz. İnsanın ardından bırakacağı asıl miras, başka insanların hayatlarına nasıl dokunduğunda, hangi yaralara sebep olduğunda, hangi haksızlıklara karşı durduğunda ve insanlık karşısında nasıl bir karakter sergilediğinde saklıdır. Her insan bir gün bu dünyadan çekilir; geriye ise yaşanmışlıkların, söylenmiş sözlerin, yapılmış iyiliklerin ve işlenmiş kötülüklerin izleri kalır. İnsan bedenen aramızdan ayrılır, fakat davranışlarının başkalarında açtığı yaralar ve uyandırdığı umutlar yaşamaya devam eder.

Hayatın en önemli sorularından biri şudur: İnsan öldükten sonra kendisi hakkında ne hatırlanmasını ister? Bir makamın sahibi olarak mı, zenginliğiyle mi, siyasi gücüyle mi, savunduğu ideolojiyle mi, yoksa insanlara gösterdiği adalet, merhamet, dürüstlük ve vicdanla mı? Bu sorunun cevabı, insanın hayatını hangi değerler üzerine kurduğunu da ortaya koyar. Zira insanın yaşamını anlamlı kılan, ne kadar uzun yaşadığı veya ne kadar büyük bir güç elde ettiği değildir. Asıl mesele, kendisine verilen ömrü nasıl yaşadığı ve bu dünyadan ayrılırken insanlık adına ne bıraktığıdır.

Bir insanın ardından güzel sözler söylenmesi, onun her düşüncesinin doğru, her kararının kusursuz olduğu anlamına gelmez. İnsan olmak, yanılma ihtimalini de beraberinde getirir. Ancak insanın yanılgıları karşısında gösterdiği tutum, başkalarının haklarına duyduğu saygı, yaptığı yanlışları kabul edebilme cesareti ve verdiği zararı telafi etme iradesi karakterinin önemli göstergeleridir. Erdem, hiç hata yapmamış olmakla değil, hatanın karşısında nasıl durulduğuyla da ilgilidir. Kendini sorgulayabilen, başkasının acısını görebilen ve gücü elindeyken adaletten ayrılmayan insan, ardında güven duyulabilecek bir iz bırakır.

Buna karşılık, yaşamını başkalarını küçümsemek, kendi çıkarlarını korumak, insanları araç olarak kullanmak, haksızlıkları örtbas etmek ve sahip olduğu gücü kişisel üstünlüğünün kanıtı saymak üzerine kuran biri, geride başka bir miras bırakır. Bu miras, maddi servetinin büyüklüğüyle ortadan kalkmaz. İnsanların hafızasında biriken kırgınlıklar, uğranılan haksızlıklar ve kaybedilen güven, görkemli unvanların arkasında silinmeden durabilir. İnsan, kendi hayatının kahramanı olduğunu düşünebilir; fakat başkalarının hayatında nasıl bir insan olarak yer aldığını bütünüyle belirleyemez.

Burada üzerinde durulması gereken temel bir gerçek vardır: Bir insanın inancı, ideolojisi, siyasi görüşü, dünya görüşü veya ait olduğu topluluk, onun ahlaki bakımdan nasıl bir insan olduğuna ilişkin değerlendirmeyi kendiliğinden sonuçlandırmaz. Bir düşünceye bağlı olmakla o düşüncenin savunduğu değerleri davranışlarında yaşatmak aynı şey değildir. Adaletten söz eden bir insanın adaletsizlik yapması, merhameti savunan birinin başkasının acısına kayıtsız kalması, ahlakı dilinden düşürmeyen birinin kendi çıkarı için başkalarının haklarını çiğnemesi ciddi bir çelişkidir. İnsan, savunduğu değerlerin adını anarak onların gereğini yerine getirmiş sayılmaz.

Ardında leke bırakan birinin hangi inanca sahip olduğu, hangi ideolojiyi savunduğu veya kendisini hangi büyük davanın temsilcisi olarak gördüğü, işlediği haksızlığı ortadan kaldırmaz. İnanç da ideoloji de siyasi aidiyet de insanın eylemlerinin yerine geçemez. Hiçbir aidiyet, kişiye başkasının onurunu zedeleme, haklarını gasp etme veya kendi yanlışlarını dokunulmaz kabul etme ayrıcalığı vermez. İnsan, bağlı olduğu düşünceyi bir sorumluluk bilinciyle yaşayabilir; aynı düşünceyi kendi çıkarlarına kalkan yapmak için de kullanabilir. Bu iki tutum arasındaki farkı belirleyen, insanın ağzından çıkan sözler değil, eylemlerinin ahlaki niteliğidir.

Bir insanın kendisini iyi, doğru veya erdemli ilan etmesi, bu niteliklere sahip olduğunu kanıtlamaz. Kişinin kendi hakkındaki kanaatiyle başkalarının onun davranışları sonucunda yaşadığı gerçeklik birbirinden farklı olabilir. Kendisi için adalet istediği hâlde başkasına adaleti çok gören, kendi özgürlüğünü savunurken başkasının özgürlüğünü tehdit sayan, kendisine yöneltilen eleştiriyi düşmanlık olarak yorumlayan bir insanın değerler dünyasında ciddi bir sorun vardır. Çünkü ahlaki tutarlılık, insanın kendisine tanıdığı hakkı başkası için de kabul edebilmesini gerektirir.

Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik adlı eserinde geliştirdiği erdem anlayışı, bu noktada önemli bir düşünsel dayanak sunar. Aristoteles açısından erdem, insanın kendisi hakkında taşıdığı olumlu kanaatten ibaret değildir; alışkanlıklarla biçimlenen, seçimlerde ortaya çıkan ve eylemlerle görünür hâle gelen bir karakter niteliğidir. İnsanın nasıl biri olduğu, tekrarlanan davranışlarında belirginleşir. Bir defa dürüst davranmakla dürüst bir karakter inşa etmek arasındaki fark da burada ortaya çıkar. İnsan, savunduğu değerlerin toplamı değil, o değerleri yaşarken verdiği kararların ve gerçekleştirdiği eylemlerin sorumluluğunu taşıyan bir varlıktır.

Bu nedenle insanın ardında bırakacağı izin niteliği, gündelik hayatta verdiği küçük kararlardan başlayarak şekillenir. Kimsenin görmediği bir yerde dürüst kalabilmek, çıkarına aykırı düştüğünde de hakkı teslim etmek, güçsüzün karşısında güç gösterisi yapmamak, bir insanın itibarını korumak ve kendi yanlışını kabul edebilmek, karakterin sessiz sınavlarıdır. Bu sınavların çoğu alkış getirmez. İnsan bazen doğru olanı seçtiğinde bir avantajını kaybeder, bir çevreden dışlanır veya kısa vadeli kazancından vazgeçer. Fakat erdemin anlamı da tam burada belirir: İnsanın değerleri, çıkarlarıyla çatıştığında ne yaptığı önem kazanır.

Ahlak, insanın kendisini başkalarına nasıl sunduğundan önce, başkalarına nasıl davrandığıyla ilgilidir. Bir insanın kalabalıklar önünde sergilediği nezaket, kapalı kapılar ardında gösterdiği hoyratlığı örtemez. Toplum içinde saygınlık kazanmış birinin kendi çevresinde insanları incitmesi, çalışanlarını küçümsemesi, kendisine bağımlı olanları baskı altında tutması veya eleştiri karşısında intikam duygusuyla hareket etmesi, dışarıdan görünen imajla gerçek karakter arasındaki mesafeyi açar. İnsanın ahlaki niteliği, kendisinden daha güçlü olanlara gösterdiği saygıdan çok, kendisine karşı koyamayacak durumda bulunanlara nasıl davrandığında anlaşılır.

Kant’ın ahlak felsefesi de bu meseleye güçlü bir ölçüt getirir. Kant, insanın hiçbir zaman sırf bir araç olarak görülmemesi, aynı zamanda kendi başına bir amaç olarak kabul edilmesi gerektiğini savunur. Bu yaklaşım, insan ilişkilerinde çıkarın sınırlarını belirleyen temel bir ilkedir. Başka insanları kendi yükselişinin basamağına dönüştürmek, onların emeğini sömürmek, güvenlerini kendi menfaatleri için kullanmak veya onurlarını önemsiz saymak, insanı bir araç konumuna indirgemektir. Bir insanın başkasına davranış biçimi, onun insan onuruna gerçekten saygı duyup duymadığını gösterir.

İnsanları kendi çıkarlarının aracı hâline getiren kişi, insanlığın ortak değerlerine bağlı olduğunu söylese bile, eylemleriyle bu değerlere karşı çıkabilir. Bu nedenle ahlaki değerlendirmede belirleyici olan, kişinin kendisini hangi düşüncenin temsilcisi olarak sunduğu değil, karşısındaki insanı hangi değerde gördüğüdür. İnsan onuru, kişinin zenginliğine, eğitimine, inancına, siyasi tercihine, toplumsal statüsüne veya kendisine yakın olup olmamasına göre değişmez. Bir insanın haklarını, sırf kendisinden farklı düşündüğü için değersiz saymak, ahlaki tutarlılığın sınırlarını terk etmektir.

Toplumsal hayatın en büyük sorunlarından biri, insanların kendi taraflarında gördükleri kişilerin yanlışlarını görmezden gelme eğilimidir. Bir davranış, karşıt görüşteki biri tarafından gerçekleştirildiğinde büyük bir ahlaki suç sayılırken aynı davranış kendi çevresinden biri tarafından yapıldığında çeşitli gerekçelerle savunulabilir. Böylece adalet, herkes için geçerli bir ilke olmaktan çıkar ve aidiyetin hizmetine girer. İnsanlar hakikati aramak yerine kendi taraflarını korumaya yöneldiklerinde ahlaki ölçüler de esnemeye başlar. Haksızlık, failinin kimliğine göre değerlendirilir; mağdurun yaşadığı acı ise kişinin hangi çevreye ait olduğuna göre önem kazanır.

Bu tutum, insanın vicdanını zayıflatan tehlikeli bir alışkanlıktır. Bir haksızlığı sırf kendi tarafımızdan yapıldığı için savunmak, haksızlığın karşısında durmak değil, ona yeni bir gerekçe üretmektir. Bir yanlışın başkasına ait olması onu yanlış, bize ait olması onu doğru yapmaz. Ahlaki tutarlılık, kendi tarafımızın yanlışına da karşı çıkabilme cesaretidir. Bu cesaret bulunmadığında inanç, ideoloji ve siyasi aidiyet, insanı daha erdemli kılan değerler olmaktan uzaklaşıp onun hesap vermekten kaçmasını sağlayan savunma araçlarına dönüşebilir.

Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı üzerine düşünceleri, bu açıdan hatırlanmaya değerdir. Arendt, özellikle Adolf Eichmann’ın yargılanmasını incelerken, büyük kötülüklerin her zaman olağanüstü bir kötülük bilinciyle hareket eden kişiler tarafından gerçekleştirilmediğini gösteren bir düşünce geliştirmiştir. Düşünmeden hareket etmek, emirleri sorgulamadan yerine getirmek ve kişisel sorumluluğu bir makama, sisteme veya otoriteye devretmek, insanı ciddi ahlaki sonuçların parçası hâline getirebilir. Arendt’in yaklaşımı, her kötülüğü aynı biçimde açıklamak anlamına gelmez; insanın kendi eylemleri üzerine düşünme ve yargılama sorumluluğunu vurgular.

Bir insanın kendisini bir davanın, kurumun, partinin veya topluluğun mensubu olarak görmesi, kişisel sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Hiç kimse yaptığı bir haksızlığın hesabından, “Ben bana söyleneni yaptım” diyerek bütünüyle kurtulamaz. Hiç kimse başkasına verdiği zararı, “Benim niyetim iyiydi” diyerek kendiliğinden geçersiz kılamaz. İyi niyet önemlidir; ancak eylemin sonuçlarını görme ve bu sonuçlar karşısında sorumluluk üstlenme yükümlülüğünün yerine geçmez. İnsan, ait olduğu grubun arkasına saklandığında bile kendi vicdanıyla baş başa kalacağı gerçeğini değiştiremez.

İnsanın ardında bıraktığı leke, her zaman büyük suçlarla veya tarihe geçen kötülüklerle sınırlı değildir. Küçük görülen aşağılamalar, verilmiş sözlerin tutulmaması, insanların emeğinin karşılığının verilmemesi, başkasının itibarını zedeleyen dedikodular, güçsüzün hakkını savunmaktan kaçınmak ve yapılan haksızlığa sessiz kalmak da insan ilişkilerinde derin izler bırakabilir. Bir söz, söyleyen kişi için birkaç saniyede unutulabilir; muhatabı için yıllarca taşınan bir yaraya dönüşebilir. Bir karar, onu alan kişi açısından sıradan bir işlem sayılabilir; o kararın sonuçlarına katlanan bir insanın hayatında telafisi güç bir kırılma yaratabilir.

İnsan, davranışlarının sonuçlarını kendi niyetiyle sınırlı sanmamalıdır. Başkasını incitmek istememiş olmak, incitmediğinin kanıtı değildir. Bir insanın haklılığını kendi zihninde kesinleştirmesi, başkasına haksızlık yapmadığını göstermez. Ahlaki olgunluk, kişinin kendisini haklı çıkarma becerisinden çok, kendi davranışlarının başkalarında yarattığı etkiyi görebilme yeteneğinde ortaya çıkar. Bu yüzden insanın kendisine sorması gereken soru, “Ben kendimi nasıl biri olarak görüyorum?” ile sınırlı kalmamalıdır. “Benim yüzümden hangi insanın hayatı ağırlaştı, hangi insanın onuru zedelendi, hangi haksızlık karşısında sessiz kaldım?” soruları da vicdanın gündeminde yer almalıdır.

Sokrates’in sorgulanmamış hayat üzerine düşüncesi, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye dair önemli bir hatırlatmadır. Savunma diyaloğunda aktarılan “Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez” sözü, yaşamın değerini sürekli bir öz değerlendirme imkânıyla ilişkilendirir. Bu düşünce, insanın kendi inançlarını ve kanaatlerini sorgulamasını, davranışlarının gerekçelerini incelemesini ve doğru bildiklerini aklın süzgecinden geçirmesini gerektirir. Kendisini sorgulamayan insan, kendi yanlışlarını görememe tehlikesiyle karşı karşıyadır. Kendini her koşulda haklı kabul eden kişi için ise gelişme ve ahlaki dönüşüm yolları giderek kapanır.

Kendi gölgesiyle yüzleşemeyen insan, başkalarının hayatına düşürdüğü karanlığı da kolayca görmezden gelir. İnsan, kendisini yalnızca iyi niyetleriyle tanımladığında kendi çıkarcılığını, kibirli tutumlarını, öfkesini ve başkalarını inciten davranışlarını değerlendirme dışına itebilir. Kendisi hakkında oluşturduğu olumlu imajı korumak uğruna gerçeği çarpıtabilir. Bu nedenle ahlaki gelişim, insanın kendisini kusursuz ilan etmesiyle değil, kendi kusurlarını tanıyıp onlarla yüzleşmesiyle başlar.

Ölüm düşüncesi, bütün bu meseleleri daha açık bir biçimde görmemizi sağlar. İnsan, yaşamının sınırlı olduğunu gerçekten kavradığında sahip olduğu zamanın ve ilişkilerin değerini yeniden değerlendirme imkânı bulur. Makamlar el değiştirir, servet başka ellere geçer, güç dengeleri değişir ve bir dönem büyük görünen tartışmalar zamanla unutulur. İnsanların kendileri için kurdukları kalıcı üstünlük hikâyeleri, ölüm karşısında sınırlarına ulaşır. Hiç kimse sahip olduğu unvanı sonsuza kadar taşıyamaz; hiç kimse dünyadaki yerini değişmez bir güvenceye dönüştüremez.

Marcus Aurelius’un Kendime Düşünceler eserinde geliştirdiği düşünceler, insanın faniliği ve geçicilik karşısında kendisini nasıl konumlandırabileceğine dair güçlü bir perspektif sunar. Stoacı yaklaşım, insanı başkalarının kanaatlerine ve dış koşulların değişkenliğine bütünüyle bağımlı olmamaya çağırır. İnsanın denetimi dışında kalan şeyler kadar, kendi seçimleri ve karakteri üzerinde de düşünmesi gerekir. Ün, servet ve makam geçicidir; insanın kendi davranışlarını akla ve erdeme uygun biçimde düzenleme sorumluluğu ise yaşamının her döneminde karşısındadır.

Burada ölüm, yaşamı değersizleştiren bir son olarak değil, sorumluluğun ağırlığını hatırlatan bir sınır olarak düşünülebilir. İnsan ölümlü olduğu için yaptığı iyiliklerin anlamı azalmaz; tersine, sınırlı bir zaman içinde gerçekleştirilen iyiliklerin değeri daha görünür hâle gelir. Bir insana yardım etmek, bir haksızlığı önlemek, birinin onurunu korumak veya bir yanlışın telafisi için çaba göstermek, yaşamın geçiciliği içinde gerçek bir anlam kazanır. Ölüm, insanın sahip olduklarını elinden alır; fakat yaşarken başkalarına sunduğu iyiliğin anlamını kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

İnsanın ardında bırakacağı iz, her zaman büyük eserler yaratmak veya tarih kitaplarına girmek anlamına da gelmez. Bir öğretmenin öğrencisinin hayatında uyandırdığı merak, bir annenin çocuğuna öğrettiği dürüstlük, bir arkadaşın zor zamanda gösterdiği sadakat, bir yöneticinin çalışanlarına adil davranması, bir yurttaşın haksızlığa karşı sesini yükseltmesi de kalıcı bir mirasın parçalarıdır. İnsanlık tarihi, büyük isimlerin yanı sıra ismi bilinmeyen insanların sessiz iyilikleriyle de şekillenir. Birinin hayatını değiştiren davranış, onu gerçekleştiren kişi tarafından hiçbir zaman büyük bir başarı olarak görülmeyebilir. Ancak iyiliğin değeri, onu yapan kişinin aldığı alkışla ölçülmez.

Aynı biçimde, insanın bıraktığı leke de sahip olduğu imkânların büyüklüğüne göre değerlendirilmez. Küçük bir yetkiyi elinde tutan kişinin bu yetkiyi başkalarını ezmek için kullanmasıyla büyük bir makam sahibinin gücünü kötüye kullanması arasında ahlaki sorumluluk bakımından ortak bir nokta vardır: Her ikisi de sahip olduğu imkânı başka insanların aleyhine kullanmıştır. Gücün büyüklüğü, verilen zararın kapsamını değiştirebilir; fakat gücü ahlaki bir ayrıcalığa dönüştürmez. Bir insanın büyüklüğü, kaç kişiye hükmettiğiyle değil, elindeki gücü kaç insanın onurunu korumak için kullandığıyla ölçülmelidir.

Bu nedenle toplumların insanları değerlendirirken kullandığı ölçütler üzerinde de düşünmek gerekir. Bir kişinin zenginliği, nüfuzu, tanınmışlığı veya çevresinin genişliği, onun ahlaki bakımdan örnek alınması için yeterli değildir. Toplumsal saygınlık ile ahlaki değer birbirinden ayrılmalıdır. Bir insanın çok sayıda destekçisinin bulunması, onun haklı olduğunu göstermez. Kalabalıkların alkışı, yapılan haksızlığı adalete dönüştürmez. Bir düşüncenin geniş kitleler tarafından benimsenmesi de o düşünce adına gerçekleştirilen her eylemi ahlaken meşru kılmaz.

İnsanların başkaları hakkında hüküm verirken kendi taraflarına yakın olanlara ayrıcalık tanıması, toplumsal hafızanın da bozulmasına yol açar. Böyle bir ortamda yanlış yapan kişi, davranışının sonuçlarıyla yüzleşmek yerine kendisini savunacak bir kalabalık arar. Kendi çevresinin desteğini alabilmek, onun için haklı olmanın yerine geçer. Haksızlığa uğrayan kişi ise failin kimliğine, konumuna veya temsil ettiği güce bağlı olarak yalnız bırakılabilir. Adaletin kişilere göre değiştiği bir toplumda ortak bir ahlak anlayışı kurmak güçleşir.

Bir toplumun ahlaki olgunluğu, kendi kahramanlarının yanlışlarını da görebilme cesaretiyle ölçülür. Hiçbir insan, hiçbir kurum, hiçbir siyasi hareket ve hiçbir düşünce geleneği eleştirinin dışında tutulmamalıdır. Eleştiri düşmanlıkla, bağlılık da körü körüne itaate indirgenmemelidir. Bir düşünceyi gerçekten önemsemek, onun adına yapılan yanlışları örtmek değil, düşüncenin kendi iddialarıyla tutarlı olmasını istemektir. İnsan, değer verdiği bir topluluğun yanlışına karşı çıktığında ona ihanet etmiş sayılmaz; ahlaki sorumluluğunu yerine getiriyor olabilir.

Burada asıl mesele, insanın kendi yaşamına ilişkin ölçütlerini başkalarının alkışından bağımsız biçimde belirleyebilmesidir. Herkesin takdirini kazanmak mümkün değildir. Doğru bir karar, bazı insanların hoşuna gitmeyebilir; adil bir tutum, çıkarı zarar görenlerin tepkisini çekebilir. Bu nedenle iyi bir insan olarak yaşamak, herkes tarafından sevilmek veya her çevrede kabul görmekle aynı anlama gelmez. İnsan, başkalarının onayını kazanmak için vicdanından vazgeçtiğinde kendi karakterini dışarıdan gelecek değerlendirmelere teslim eder. Gerçek ahlaki bağımsızlık, insanın başkalarının kanaatlerini dinlerken kendi davranışlarını adalet ve sorumluluk ölçütleriyle değerlendirebilmesidir.

İnsan, hayatının sonunda kendisi hakkında anlatılacak her hikâyeyi kontrol edemez. İnsanların hafızası yanılabilir; kişisel kırgınlıklar değerlendirmeleri etkileyebilir; zaman, bazı olayların ayrıntılarını silebilir. Bu nedenle ardından söylenecek her sözü mutlak bir hüküm olarak kabul etmek de doğru değildir. Ancak bu belirsizlik, insanın davranışlarının sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Kendi hayatını dürüstlük, adalet ve insan onuruna saygı üzerine kurmaya çalışmak, başkalarının hafızasını yönetme çabasından daha anlamlıdır. İnsanın görevi, herkesin kendisi hakkında iyi düşünmesini sağlamak değil, kendi davranışları için vicdanen hesap verebileceği bir hayat kurmaktır.

Sonuçta insan, kendisine verilen ömrün sınırlı olduğunu bilerek yaşamalıdır. Bu bilgi, onu korkuya sürüklemek yerine daha dikkatli, daha adil ve daha sorumlu bir yaşama yöneltebilir. Her gün yapılan seçimler, zamanla karakteri biçimlendirir; karakter ise insanın başkalarının hayatında nasıl bir iz bırakacağını belirler. İnsan bir sözle güven inşa edebilir, bir kararla adaleti koruyabilir, bir davranışla yarayı derinleştirebilir veya bir yanlışı telafi etme yoluna girebilir. Her seçim, yaşamın büyük hikâyesine eklenen küçük bir satırdır.

Ömrün sonunda insanın yanında götürebileceği şeyler sınırlıdır. Sahip olduğu mülkler, kazandığı makamlar, elde ettiği siyasi başarılar ve bir dönem kendisini güçlü hissettiren ayrıcalıklar, yaşamın son sınırında anlamlarını değiştirir. Fakat bir insanın başka bir insana yaşattığı güven, gösterdiği adalet, koruduğu onur ve üstlendiği sorumluluk, onun yaşamına ilişkin değerlendirmede yerini korur. Bir insanın iyiliği, kendisini övenlerin sayısıyla; kötülüğü de kendisini savunanların çokluğuyla ortadan kalkmaz.

İnsan, dünyaya geldiğinde kendisine verilmiş bir ömrü devralır; dünyadan ayrılırken ise yaşadıklarıyla ve yaşattıklarıyla biçimlenmiş bir miras bırakır. Bu mirasın adı bazen iyilik, bazen cesaret, bazen adalet, bazen de telafisi güç bir haksızlıktır. İnsan, hangi inanca sahip olursa olsun, hangi ideolojiyi savunursa savunsun, hangi makamda bulunursa bulunsun, kendi eylemlerinin ahlaki sorumluluğundan kaçamaz.

Ve belki insanın kendisine sorması gereken en ciddi soru şudur: Bir gün bu dünyadan ayrıldığımda, benimle karşılaşmış insanların hafızasında nasıl bir insan olarak kalacağım? Varlığıyla güven veren, hakkı gözeten, insan onurunu koruyan ve başkalarının hayatına değer katan biri olarak mı; yoksa kendi çıkarını her şeyin üzerinde tutan, insanları inciten, haksızlıklara ortak olan ve ardından kırgınlıklar bırakan biri olarak mı?

Bu soruya verilecek cevap, insanın kendisi hakkında kurduğu hikâyeden daha fazlasını gerektirir. Cevap, yaşanan hayatın içinde saklıdır. İnsan, kendisini anlatırken istediği kelimeleri seçebilir; fakat davranışlarının başkalarında yarattığı sonuçları bütünüyle silemez. İnsanın gerçek mirası, kendisi için yazdığı övgü metinleri değil, başkalarının hayatında bıraktığı izdir.

Çünkü insan, ardında ya bir iz bırakır ya da bir leke. İz, başkasının hayatına katılan iyilikle; leke, başkasının onurunda açılan yarayla belirginleşir. Bir insanın hangi inanca sahip olduğu, hangi ideolojiyi savunduğu veya hangi büyük davanın arkasında durduğu, bıraktığı lekeyi kendiliğinden temizlemez. Geride kalan en önemli soru, neye inandığı değil, inandığını söylediği değerler uğruna nasıl bir insan olduğudur.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir