İnsan neden geçmişi özler? Eski bir ev, çocuklukta yaşanan bir sokak, terk edilmiş bir şehir, kaybedilmiş bir insan ya da artık geri dönülmesi mümkün olmayan bir hayat neden zihnimizde bu kadar güçlü bir karşılık bulur? Nostaljiyi geçmişe duyulan basit bir özlem olarak görmek, insanın zamanla ve kendisiyle kurduğu ilişkinin derinliğini gözden kaçırmak olur. Barbara Cassin’in Nostalji: İnsan Ne Zaman Evindedir? Odysseus, Aeneas, Arendt adlı kitabı tam da bu noktadan hareket eder ve görünüşte tanıdık olan bir duyguyu felsefi bir probleme dönüştürür: İnsan ne zaman gerçekten evindedir?
Nostalji sözcüğü Yunanca nostos, yani dönüş ve algos, yani acı kelimelerinden türemiştir. Bu anlamıyla nostalji, eve dönüş acısıdır. Fakat Cassin’in düşüncesi nostaljiyi belirli bir yere duyulan özlemle sınırlandırmaz. Onun için asıl mesele, insanın kök salma ve kökünden sökülme deneyimi, aidiyet ve yabancılık, vatan ve sürgün, ana dil ve başka dil arasındaki gerilimdir. Kitabın özgünlüğü de burada ortaya çıkar: Cassin, nostaljiyi geçmişe dönme arzusundan çıkararak insanın dünyada kendisine bir yer bulma çabasının temel meselelerinden biri hâline getirir.
Cassin’in düşünsel yolculuğunun merkezinde üç figür bulunur: Homeros’un Odysseus’u, Vergilius’un Aeneas’ı ve Hannah Arendt. Bu üç isim, insanın “ev” ile kurduğu ilişkinin üç farklı biçimini temsil eder. Odysseus geri dönmek ister. Aeneas geri dönemeyeceği bir yurdu geride bırakarak yeni bir yurt kurmak zorundadır. Arendt ise yurdundan koparıldığında dili bir tür ev hâline getirir. Böylece kitap, nostaljiyi üç farklı varoluş biçimi üzerinden yeniden düşünür: dönüş, sürgün ve dil.
Odysseus’un hikâyesi nostaljinin en eski ve en güçlü imgelerinden biridir. Troya Savaşı’nın ardından İthaka’ya dönmek için yıllarca denizlerde dolaşan Odysseus, sonunda evine ulaşır. Onun yatağı, kökleri toprağa bağlı bir zeytin ağacından yapılmıştır. Bu yatak Cassin açısından son derece önemlidir. Yatağın ağacın köklerinden ayrılmadan yapılmış olması, köklenmenin ve eve ait olmanın güçlü bir simgesidir. İnsan burada yerleşmiş, sabitlenmiş ve kendi dünyasının içine dönmüş görünür. Fakat Cassin’in asıl hamlesi bundan sonra gelir. Odysseus İthaka’ya döndüğü hâlde hikâyesi sona ermez. Eve dönüşten hemen sonra yeniden yola çıkması gerekir.
Bu ayrıntı, nostalji anlayışının bütün yapısını değiştirir. Eve dönmek, insanın bütün arayışlarının sona ermesi anlamına gelmez. İnsan ulaştığını düşündüğü anda yeniden yola çıkmak zorunda kalabilir. Odysseus’un İthaka’ya dönüşü, “ev” kavramının sabit ve değişmez bir son durak olmadığını gösterir. Cassin’in okumasında nostalji, köklenmek kadar kökünden sökülmeyi de içerir. İnsan evine döner, fakat ev artık yalnızca vardığı yer değildir; dönüşün kendisi de yeni bir yabancılık yaratır. Bu nedenle Odysseus’un hikâyesinde ev ile yabancı, dönüş ile yolculuk birbirinden kesin çizgilerle ayrılmaz.
Aeneas’ın hikâyesinde ise durum daha ağırdır. Odysseus’un geri dönebileceği bir İthaka’sı vardır. Aeneas’ın Truva’sı ise yanmaktadır. Onun için geçmişe dönüş artık mümkün değildir. Aeneas, yıkılmış bir yurdu arkasında bırakarak yeni bir yerleşim ve yeni bir dünya kurmaya doğru ilerler. Böylece nostalji, eve dönüş arzusundan sürgün deneyimine dönüşür. İnsan geçmişini taşıyabilir, fakat geçmişte yaşayamaz. Yeni bir hayat kurmak için kaybın içinden geçmek zorundadır.
Cassin’in Aeneas yorumunda dil meselesi özellikle dikkat çekicidir. Yeni yurdun kuruluşu yeni bir dil ile ilişkilendirilir. Aeneas’ın Latin diliyle kurduğu ilişki, yurdun yalnızca toprakla belirlenemeyeceğini gösterir. İnsan başka bir dilde de kendisine bir dünya kurabilir. Bu düşünce, Cassin’in nostalji anlayışını klasik “memleket özlemi” fikrinden çıkarıp daha geniş bir insanlık problemine taşır. Yurt, insanın doğduğu toprakla sınırlı değildir; insanın dünyayla ilişki kurabildiği, kendisini ifade edebildiği ve başkalarıyla ortak bir dünya oluşturabildiği alanla da ilgilidir.
Kitabın Hannah Arendt bölümünde bu düşünce daha da belirginleşir. Arendt’in sürgün deneyimi, Cassin’in “ev” kavramını topraktan dile doğru taşımasına imkân verir. Yurdundan koparılmış bir insan için dil, insanın beraberinde taşıdığı en güçlü aidiyet biçimlerinden birine dönüşebilir. Bu nedenle Cassin, Arendt üzerinden insanın vatanını kaybedebileceğini, fakat dili aracılığıyla dünyayla bağını sürdürebileceğini düşünür. Dil burada basit bir iletişim aracı değildir; insanın kendisini dünyada kurduğu, hatırladığı ve başkalarıyla ilişki kurduğu varoluşsal bir alandır.
Bu noktada Cassin’in nostaljiye ilişkin düşüncesi günümüz insanı için daha da anlamlı hâle gelir. İnsanlar savaşlar, göçler, siyasi baskılar, ekonomik zorunluluklar ve kişisel hayat kırılmaları sebebiyle doğdukları yerlerden uzaklaşabilir. Fakat modern dünyanın hareketliliği, “ev” kavramının anlamını da değiştirmiştir. İnsan tek bir yere ait olmak zorunda değildir. Birden fazla kültürün, dilin ve dünyanın içinde yaşayabilir. Cassin’in amacı nostaljiyi ortadan kaldırmak değil, onu daha geniş ve daha açık bir düşünceye taşımaktır. Bu yaklaşım, nostaljinin kapalı bir aidiyet duygusuna dönüşmesini engelleyerek yabancı olana ve farklı olana yer açmayı amaçlar.
Burada kitabın politik ve etik boyutu da ortaya çıkar. “Vatan” düşüncesi insan için güçlü bir aidiyet kaynağıdır. Fakat vatanı mutlaklaştırmak, “biz” ile “öteki” arasındaki sınırı sertleştirebilir. Cassin, nostaljinin toprağa ve kökene indirgenmesinin tehlikelerini bu nedenle sorgular. Aidiyet insanın temel ihtiyaçlarından biri olabilir; fakat insanı yalnızca kökenine hapseden bir aidiyet anlayışı, yabancıyı dışarıda bırakma eğilimi taşıyabilir. Cassin’in Arendt üzerinden geliştirdiği düşünce, yurdu dile, deneyime ve ilişkiye doğru genişleterek daha açık bir dünya tasavvurunun kapısını aralar.
Cassin’in kitabında dikkat çekici olan bir başka nokta da nostaljinin her zaman gerçek bir geçmişe yönelmemesidir. İnsan geçmişini hatırlarken onu yeniden kurar. Hatırlanan geçmiş, yaşanmış geçmişin birebir kopyası değildir. Hafıza, geçmişi bugünün içinden yeniden biçimlendirir. Bu nedenle nostalji geçmişin kendisine değil, geçmişle bugün arasında kurulmuş bir ilişkiye aittir. İnsan eski günleri hatırlarken aslında bugünkü benliğiyle geçmişteki benliği arasında bir bağ kurar.
Bu açıdan nostaljinin içinde güçlü bir kimlik problemi vardır. İnsan “Nereden geliyorum?” sorusunu sorarken aynı zamanda “Kimdim ve şimdi kimim?” sorularını da sorar. Eski bir eve dönmek, eski bir şehre gitmek ya da geçmişteki insanlarla yeniden karşılaşmak, insana zamanın yalnızca dünyayı değil kendisini de değiştirdiğini gösterir. İnsan geçmişine döndüğünde aynı insan olmadığını fark eder. Geçmiş yerinde duruyor gibi görünse bile geçmişte yaşayan insan artık orada değildir.
Nostaljinin acısı da tam burada başlar. İnsan aslında yalnızca kaybettiği yeri değil, o yerdeki kendisini de kaybetmiştir. Çocukluğun sokağına geri dönüldüğünde sokak hâlâ aynı isimle anılabilir; fakat o sokakta koşan çocuk artık yoktur. Eski ev ayakta durabilir; fakat o evin içinde yaşayan insan zamanın başka bir kıyısına geçmiştir. Bu yüzden nostalji, geçmişe dönme arzusundan çok, zamanın geri döndürülemezliğini fark etmenin hüznüdür.
Cassin’in Odysseus, Aeneas ve Arendt üzerinden yaptığı şey, bu hüznü basit bir geçmiş özlemi olmaktan kurtarmaktır. Odysseus bize dönüşün tamamlanmadığını gösterir. Aeneas, kaybedilen yurdun ardından yeni bir dünyanın kurulabileceğini gösterir. Arendt ise insanın toprağını kaybettiğinde dil aracılığıyla dünyayla bağını sürdürebileceğini gösterir. Üç figür birlikte düşünüldüğünde “ev” artık yalnızca üzerinde yaşanan bir yer olmaktan çıkar; hafızanın, dilin, ilişkilerin ve anlamın kesiştiği bir varoluş alanına dönüşür.

Bu nedenle Nostalji, geçmişi romantikleştiren bir kitap değildir. Tam tersine, geçmişe duyduğumuz özlemi sorgular. İnsan gerçekten eski hayatına mı dönmek ister, yoksa eski hayatında hissettiği anlamı mı arar? İnsan kendi ülkesinde yaşadığı hâlde kendisini yabancı hissedebilir mi? Başka bir ülkede yaşayan insan kendi dilinde kendisine bir ev kurabilir mi? Bir yere ait olmak için orada doğmuş olmak gerekir mi? Cassin’in kitabı bu sorulara kolay cevaplar vermek yerine onları daha derin bir felsefi zemine taşır.
Kitabın asıl gücü de burada yatar. Nostaljiyi geçmişe yönelik edilgen bir duygu olarak değil, insanın dünyadaki yerini sorgulamasına neden olan etkin bir deneyim olarak ele alır. İnsan bir yere ait olmak ister; fakat hayat onu sürekli hareket ettirir. Kök salmak ister; fakat zaman kökleri yerinden söker. Geçmişe dönmek ister; fakat döndüğünde kendisinin değişmiş olduğunu görür. Tam da bu nedenle insanın “ev” arayışı hiçbir zaman bütünüyle sona ermez.
Cassin’in düşüncesi sonunda bizi sade fakat ağır bir soruyla baş başa bırakır: İnsan ne zaman evindedir? Doğduğu yerde mi, döndüğü yerde mi, kendisinin kurduğu yerde mi, yoksa kendisini ifade edebildiği dilin içinde mi? Kitabın cevabı tek bir mekâna işaret etmez. İnsan için ev, sabit bir coğrafyadan çok dünyayla kurulan ilişkinin niteliğidir.
Bu bakımdan Nostalji, yalnızca geçmişi özleyen insanın değil, dünyada kendisine bir yer arayan insanın kitabıdır. Her insanın hayatında bir İthaka, bir Truva ve bir dil vardır. İthaka geri dönme arzusunu, Truva kaybı ve sürgünü, dil ise bütün bu kayıpların ardından yeniden dünya kurma imkânını temsil eder. İnsan hayat boyunca bu üç deneyimin arasında hareket eder.
Nostalji bu yüzden geçmişe açılan bir pencere değil, insanın kendi varoluşuna açılan bir kapıdır. Geçmişi özlerken aslında kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve nereye ait olduğumuzu sorgularız. İnsan eski evine dönebilir; fakat eski hâline dönemez. Belki de nostaljinin en derin anlamı burada saklıdır: İnsan geçmişe dönmek ister, fakat hayat ondan geçmişi yeniden yaşamasını değil, geçmişin kaybından sonra kendisine yeni bir ev kurmasını ister.
Barbara Cassin’in kitabı, tam da bu nedenle nostaljiyi bir zayıflık değil, insanın kendisiyle ve dünyayla hesaplaşma biçimi olarak düşünmemizi sağlar. Eve dönüş arzusu ile yabancılık deneyimi, köklenme ile sürgün, geçmiş ile gelecek ve yurt ile dil arasındaki gerilim, insan olmanın temel meselelerinden biri olarak karşımıza çıkar. Sonunda “ev” dediğimiz şeyin bir adres değil, insanın dünyada kendisini anlamlı ve sahici biçimde var edebildiği yer olduğunu görürüz.
İnsan bazen evinden uzak değildir; kendisinden uzaktır. Bu nedenle nostaljinin gerçek meselesi geçmiş değil, insanın kendi varoluşuyla kurduğu ilişkidir. Geçmiş geri gelmez. Ev de her zaman aynı yerde durmaz. İnsan ise bütün bu kayıpların içinden geçerek kendisine yeni bir dünya kurmak zorundadır. Cassin’in Nostalji’si bize tam olarak bunu hatırlatır: İnsan eve dönmekten çok, dünyada kendisine bir ev kurmayı öğrenmek zorundadır.
Halil İbrahim Ağkavak

