Nilgün Zahiroğlu - Gazete Us

Konya ili sınırları içinde dünyanın en eski kent yerleşmelerinden biri olan Çatalhöyük bulunur. Çatalhöyük insanın ilk köy tipi yerleşmelerden, ilk kent tipi kalabalık yerleşim birimlerine geçişteki neolitik dönemin en eski kentlerinden biridir. Bu kentin oluşumu M.Ö. 7500’ler yani günümüzden yaklaşık 9000 yıl öncesine tarihlenir. Yaklaşık 1000 yıl boyunca bu kentin varlığı devam etmiştir ve geçmişte burada ortalama 5000’den fazla insanın yaşadığı öne sürülmektedir.

Kentte sokak, cadde yoktur ve evler birbirine yapışıktır. Tüm evlere baca misali tavandan açılan pencerelerden girilir. Tüm evler birbirinin benzeridir.Kentte zengin sınıfının ya da yönetici sınıfının ayrı villaları yok yani. İlginç değil mi?

Evlerin duvarları beyaz boyalı ve bu duvarlarda av resimleri var. Toprağın işlendiği dönem artık ve dolayısıyla ana tanrıça inancı var. Henüz tanrıçalar tam düşüşe geçmemiş belli ki. Ana tanrıçaları düşerse kadının ev ve toplumdaki yerini de patriyarka belirliyor olacak çünkü.

Kadın ve erkek birlikte üretiyor.Ev içi iş bölümünde de keskin sınırlarla kadın ve erkek rolleri yok. Bu da ilginç, değil mi?

Ölülerini evlerinin altına gömüyorlar. Doğada etleri ve organaları çürüyüp sadece kemikleri kalana kadar beklettikleri atalarının kalan bu uzuvlarını yattıkları ve yemek yedikleri odaların altına gömüyorlar. Tarihçiler bunun o dönemler için saygı ve sevgi göstergesi olduğunu söylüyor.

İşte günümüzden yaklaşık 9000 yıl önce -çoğumuzun ilkel dediği oysa bence çok şirin ve insanlığın ilk kentlerinden birisi olan- bu kentimizde bir çift yaşarmış ve bir de çocukları varmış. Tüm kent halkı ile birlikte bu çift de bahar aylarında kentin etrafındaki tarlaları işleyip yaz sezonunda da hasat edip ekmek yapacakları buğdayları yetiştirirlermiş. Adı Karuvatz olan erkek güçlü ve kuvetli, adı Nankitun olan kadın da bir o kadar çalışkanmış. Çocukları Uki daha altı yaşında olmasına rağmen doğadaki tüm hayvanları tanır, yırtıcı hayvanlarla bile dostluk kurarmış.

Uki’nin annesi bir gece bir rüya görmüş. Sabah kalktığında eşine bir rüya gördüğünü ağlayarak söylemiş. Nankitun’un ağlama sesine tavandaki kapıları hep açık olan komşu evlerden birkaç kişi de koşup gelmişler. Herkes Nankitun’a şaşkın şaşkın bakarken o da rüyasını anlatmaya başlamış:

“Rüyamda kentler böyle topraktan değildi. Sert, kaba bir görüntüsü olan; üst üste geçmiş, yüksek yüksek garip barınaklardı. Duvarları parlıyordu, bizim evlerin duvarları gibi değildi. Evlerin arasında yollar vardı. O yollarda giden bir şeyler vardı, içlerinde de insanlar vardı ama hiçbiri gülümsemiyordu. Biz tarlada çalışırken bile gülüyorduk, onlar hiç gülmüyordu.” Nankitun hatırladıklarını anlatırken ailesi ve komşuları onu pür dikkat, biraz da ürkmüş bir vaziyette dinliyorlardı.

“Sabah çok koşturuyorlardı. Üst üste, garip, sert ve kaba malzemeden yapılmış evlerinden çıkar çıkmaz o hareket eden şeylere binip başka yerlere gidiyorlardı. Bizim gibi tarlalara gitmiyorlardı ya da avlanmıyorlardı. Aynı kentin içinde sabah uyanır uyanmaz deli gibi bir o tarafa bir bu tarafa o bindikleri şeylerle gidip geliyorlardı. Güneş batmadan evlerine dönüp içinde minik insanların hareket ettiği bir şeye bakarken yemek yiyor sonra da uyuyorlardı. Gökyüzüne doğru üst üste konmuş evlerde birçoğu yalnız yaşıyordu. Büyük kısmı komşularından bile habersizdi.Bizim gibi ailecek yaşayanlar ise gece uyuyana kadar birbirleriyle hiç konuşmadan ellerindeki o garip şeye bakıyorlardı, sanırım birbirleriyle küslerdi.

“Kadınlar çok güzeldi. Erkekler de kadınlar da çok değişik, tüm vücutlarını kapatan kumaşlardan giyiniyorlardı. Ama bu insanlar yemek yerken, kentin içinde koşarken, akşam ellerindeki o şeye bakarken hem konuşmuyor hem de gülmüyorlardı.

“Sadece koşuyorlar, yemek yiyorlar ve uyuyorlardı.”

Bunları dinleyen oğulları Uki “Anne, aynı köpeğim gibi mi? O da sadece koşuyor, yemek yiyor ve uyuyor.” dedi çocuklara has bir ciddiyetle.

“Evet, çoğunlukla bunları yapıyorlardı.” dedi Nankitun düşünceli bir tavırla, gözleri gördüğü rüyanın onda yarattığı olumsuz hislerden ötürü hala nemliydi. Uki’ye doğru döndü ve ekledi “O ellerindeki hareketli resimleri gösteren garip şeye de çok bakıyorlardı.”

Uki yine hevesli hevesli söze atıldı “Sadece bakmak mı?” Düşünceli bir edayla kaşlarını çattı, ardından olayı kavramışçasına gözleri parladı. “Biz de tarladaki başaklara bakıyoruz anne, ağaçların kabuklarına bakıyoruz toplamak için! Onun gibi mi?” Saf bir gülümseme ile sordu çocuk.

Rüyadan ötürü zaten gergin olan annesi istemeden de olsa oğluna çıkışarak cevap verdi. “Hayır öyle değil! Biz doğadaki her şeye bakıyoruz Uki. Onlar birbirlerine bile bakmıyorlardı. Sadece ellerindeki o garip sesler çıkaran, oynayan, renkli şeye bakıyorlardı.” ardından derin bir nefes verdi Nankitun, annesinin gergin olduğunu fark eden, çağının ilerisinde bir duygusal zekaya sahip olan Uki ise hafif, rahatlatıcı bir gülümseme ile annesine baktı.

“Anne, artık sakin olabilir misin? Dokuz bin yıl sonrasına rüyanda gitmişsin. Ayrıca tanrıça bizi dokuz bin yıl sonra insanlara bu kötülüğü yapanlardan korur.” Biraz daha sakinleşen Nankitun anlatmaya devam etti:

Bazı evler çok değişikti. Daha büyük bahçeleri olan çok geniş evlerdi. Bu bahçeli büyük evlerin etrafında ellerini sürekli açarak gezen yaşlı kadınlar ve erkekler vardı. O sırada Karuvatz “Haa benim annem gibi yaşlı kadınlar mı yani? Neden bu büyük evlerin etrafında yürüsünler ki? Belki gökyüzüne bakarak dua ediyorlardır…” diye fikrini belirtti.

Fakat Nankitun “Hayır.” dedi sertçe. “O evler çok büyüktü. Evlerin köpekleri de kemik değil, et yiyordu. Ama o yaşlı insanlar karınlarını gösterip belli ki aç olduklarını anlatıyorlardı.” dedi üzgün bir tavırla.

Sonra komşuları hep bir ağızdan “Tanrıça bizi dokuz bin yıl sonra insanlara bu kötülüğü yapanlardan korusun!” diye dua edip hemen bitişikte olan kendi evlerine gittiler.

Tabi ki bu aile -Nankitun, Karuvatz ve Uki- benim hayalgücümden doğmuş bir aile. Çok samimi, doğa iç içe bir şekilde barınan ve beslenen, Çatalhöyük’te birlikte yaşamak için kurallara uyum sağlamış ve bence şirin olan Neolitik Dönem’in ilk ailelerinden biri. Ayrıca ilginç olan bu kentte o dönemde din adamları ve yöneticilerin evleri ya da yaşam tarzları ayrıcalıklı değildi.

Günümüzde Paleolitik Dönem’in avcı-toplayıcı toplumlarına ya da Neolitik’in yerleşik köy ve kent yaşamına geçmiş toplumlarına ilkel diyenlere gelsin o zaman bu yazacaklarım.

İlk Çağ’ın madenlerin işlenip silah yapılmaya başlandığı maden çağına kadar olan döneminde insanlık yerleşik hayata geçmediğinden toplumsal hayatta mülkiyet yoktu. İnsan yerleşik hayata geçince erkeğin egemenliği güçlenirken gücünün kaynağını sahip olma bilincinden alıyordu. Savaşarak ya da zorla ormanları, dereleri, denizleri, gölleri, akarsuları, ovaları, ve gezegende yaşayan tüm canlıları sahiplenerek krallıklar ilan ediyordu. Sahip olma arzusuyla birlikte gerekirse şiddete de başvuran patriyarka güçlenmiş, ana tanrıça düşmüştü.Kadının bedenini de kendi tarlası gibi nesneleştiren bu ataerkil düzen artık 21. yüzyılda önemli çıkmazlara girmiştir.

  1. yüzyılın sanatı, ekonomisi ve bilimi beğensek de beğenmesek de yeni dünya insanını ve yeni dünya toplumunu projelendirmişken ülkemizde kadınların hala giyimleriyle, sahne tavırlarıyla eleştirilip “teşhircilik” ile suçlanması bence hem ilginç hem de ilkeldir.

Teşhircilik psikolojide bir tür cinsel sapma ve dürtü bozukluğu olarak kabul edilir. Genellikle rıza dışı olduğu için sosyal normları ihlal eder. Hukuki boyutta alenen yapılan bu tür davranışlar toplumun edep ve haya duygularını zedelediği için suç sayılır. Türk Ceza Kanununda “Hayasıza Hareketler” maddesi kapsamında değerlendirilir ve cezai yaptırımı bulunur.

Bu durumda herkesin evinin aynı konforda olduğu Çatalhöyük’ten dokuz bin yıl sonrası dünyanın birçok kentinde çok fakir, kapısı duvarı dökülen evlerde yaşayan insanlar için üç dört katlı, bahçeli villalar yeterince teşhir edici değil midir? Tüm dünyada 20. yüzyılda ağırlaşan ve 21. yüzyılda devam eden TOPLUMSAL GELİR ADALETSİZLİĞİ toplumun haya duygularını zedelemez mi?

Hayatı boyunca yaşadığı kentten ya da köyden hiçbir yere gitmemiş bir insan için ya da bir köylü kadın için bilmem hangi iş insanının eşinin dünyanın farklı kentlerinde çekilmiş fotoğrafları teşhir edici değil mi?

Hem anne hem de baba çalıştığı halde ancak geçinen bir ailenin üniversitede okuyan çocuklarının ayda bir kez bile sinemaya gidecek artıdan harçlığı yokken, başka bir evdeki on dört yaşında bir çocuğun Iphone 17 Pro Max cep telefonu kullanıyor olması sizce yeterince teşhircilik değil mi?

Yurtdışında evler, yazlıklar alan insanların gazetelerdeki fotoğrafları, kendi ülkesinde tatile bile gidemeyen insanlar için yeterince teşhir edici değil mi?

Los Angeles’da ve bilmem ne adasındaki villalarında küçücük kızlara cinsel istismarda bulunanların milyarlarca dolarlık servetleri tüm dünya halkları için teşhir edici değil midir?

Gazze’de kundağı kendine kefen olan bebeklerin görüntülerinin tüm dünyaya iki yıl boyunca izletilmesi teşhir edici değil mi?

Bebeklerin öldürülmesi toplum düzenini bozan hayasız davranışlardan değil midir?

Kadınların, kız çocuklarının hatta zaman zaman erkek çocuklarının cinsel istismara ve tecavüze maruz kalması ve bu istismarın sebeplerinin normalleştirilmesi, yeterince teşhir edici değil midir? Değilse tecavüz toplum düzenini bozmayan hayalı bir davranış mıdır?!

Kadınların giysileri, kadın şarkı gruplarının dansları toplumun ahlakını bozar mı? Toplumun ahlak yapısının temelini kadınların kıyafetleri mi oluşturur?

Çocuk istismarları, zenginliğin toplumun gözünün içine sokulur gibi yaşanması, bir çok meslek dalında düzenbazların artması, kadınların sokak hayvanları gibi sokaklarda öldürülmesi yeterince teşhir edici değil midir?

Değildir diyenin aklının pusulası olan vicdanından şüphe ederim.

İnsan aklı ile gelişirken ahlak ve adaleti unutursa, özellikle adil bölüşmeyi ve dayanışmayı örselerse kendi yıkımını kendisi hazırlayacaktır. Çünkü artık insanlık ayrı ayrı gemilerde değil, küreselleşmiş tek bir gemide seyahat etmektedir. Adilce bölüşmeyen bir dünyada barış içinde yaşamanın değil; düşmanca yaşamanın tohumları yeşerir. O tohumların ürünleri barış değil, ne yazık ki savaşlar olacaktır. Ataları Çatalhöyüklü olan insanlığın yapması gereken ise artık ADİLCE BÖLÜŞMEKTİR.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir