GERÇEKTEN POST-TRUTH ÇAĞINDA MIYIZ?
Post-truth ne demektir? Bu kelime ne zaman kullanılmaya başlandı, ne zaman bu kadar popüler oldu ve insanlar ne zaman içinde bulundukları çağı bu şekilde adlandırmaya başladı?
Post-truth, Türkçeye “hakikat ötesi” ya da “gerçek ötesi” olarak çevriliyor. Kavramın popülerleşmesi, 2016 yılında Oxford Sözlüğü tarafından “yılın kelimesi” seçilmesiyle başladı. Oxford Sözlüğü’nde kelimenin tanımı şu şekilde yapılıyor: “Nesnel gerçeklerin; kamuoyunu belirlemede kişisel inançlardan ve duygulardan daha az etkili olması durumu.”
Peki, nesnel gerçekler gerçekten de ilk kez post-truth çağında mı kişisel inanç ve duyguların gerisinde kaldı? Önceden böyle bir durum yok muydu? Geçmişte inançlar ve duygular, bilimden —yani nesnel gerçeklikten— daha mı az önemliydi?
Bu soruya verilecek cevabın “hayır” olduğunu düşünüyorum. Bunu açıklamak için insanlık tarihinin başlangıcına, Antik Yunan’a gidelim. Antik Yunanlılar yağmurun yağmasını; Zeus’un insanlara kızması sonucu fırtına ve şiddetli yağmur göndermesi ya da memnuniyeti neticesinde bereketli yağmurlar bahşetmesi şeklinde açıklıyordu. İnanışa göre Zeus, bulutları bir araya getirip onları sıkarak bu olayı gerçekleştiriyordu. Aynı dönemde yaşamış olan Thales ve Aristoteles ise yağmurun oluşumunu daha nesnel gerçeklere dayandırmış; su buharının yükselip yoğunlaşması gibi temel ve doğal süreçlerle açıklamışlardır.
Peki, sıradan halk ile filozoflar arasındaki bu iki farklı yaklaşımdan kamuoyu tarafından kabul göreni hangisiydi? Elbette Antik Yunan’ın sıradan insanları için geçerli olan, inanç temelli (yani bugün post-truth diyebileceğimiz) açıklamaydı. O halde Antik Yunan’ın da aslında bir post-truth çağında olduğunu söyleyebilir miyiz?
Antik Yunan’dan verdiğim bu örnek; doğa olaylarını anlamlandırmaya çalışan insanın inanç ve duygularla yaptığı açıklamalar ile felsefenin doğuşundan sonra başlayan rasyonalizasyon sürecinin gerilimini gösterir. Aslında günümüze kadar kamuoyunu belirlemede duygu ve inançlar çoğu zaman ön planda olmuştur. Bu anlamda “post-truth” bütünüyle yeni bir olgudan ziyade, insanın bilişsel ve duygusal örgütlenmesinin süreklilik gösteren bir özelliği olarak da okunabilir. Günümüzde bu kavramın bu denli popülerleşmesinin ve tartışılmasının ana sebebi ise bu bağlamda düşünecek olursak sosyal medya ve yapay zekadır.
Bu duruma güncel bir örnek vermek gerekirse; kamuoyunda sıkça rastladığımız, “Psikiyatristler insanları bilinçli olarak antidepresanlara bağımlı yapıyor, ilaç şirketleriyle anlaşmaları var; bir arkadaşım kullandı ve hayatı mahvoldu” şeklindeki söylemleri inceleyebiliriz. Geniş kitlelerin bu tür kişisel anlatılara ve komplo teorilerine inanarak psikiyatristlere öfke duyması, post-truth çağının tipik bir yansımasıdır. Öte yandan psikiyatristlerin; “Antidepresanların bağımlılık yapan maddeler olmadığı, uygun endikasyon ve takipte etkili tedavi seçenekleri sunduğu” yönündeki nesnel ve bilimsel açıklamaları, kamuoyu nezdinde çoğu zaman karşılık bulmamakta veya önemsenmemektedir. Burada duygular ve bireysel “hikâyeler”, bilimsel verinin otoritesini gölgede bırakmaktadır.
Bu duruma psikanalitik açıdan bakacak olursak, insanların ön plana bilimsel bilgi yerine inandıkları/inanmak istedikleri bilgileri koyma nedenleri basit bir cehaletten ziyade yadsıma (disavowal) ismindeki savunma mekanizmasıdır. Yadsıma; bireyin dış dünyadaki acı verici veya travmatik bir gerçeği algılamasına rağmen, onun sonuçlarını ve anlamını duygusal olarak reddetmesi durumudur. Yani örneğimizdeki durumu açarsak; kendi başına duygularını kontrol edemeyen, hayatının ve kendisinin iyi olabilme sorumluluğunu alamayan günümüz postmodern insanının bu acı verici travmatik gerçekten kaçma çabasıdır ve her ne kadar bilinçli yapılmasa da kısa vadede işe yarayan bir savunma mekanizmasıdır.
Eskiden doğru bilgiye ulaşamayan ve ulaşamadığını kabul eden halk, kişisel inanç ve duygularıyla bir kamuoyu oluşturuyordu. Ancak günümüzde doğru bilgiye ulaştığını zanneden halkın; filozofun veya bilim insanının bilgisine saygı göstermemesi, hatta “Zaten bu bilgiler her yerde var, ben senden daha iyi biliyorum, sana ihtiyacım yok, otoriteni ve bilgeliğini kabul etmiyorum, ben artık tüm güçlüyüm (omnipotan)” tavrını takınması asıl problemi oluşturmaktadır.
Psikanalitik açıdan tam burada Lacan’ın “Büyük Öteki” kavramına değinmeden geçemeyeceğim. Geleneksel toplumda bilim, hukuk ve tıp gibi kurumlar, öznenin yaslandığı ve “hakikati bildiği varsayılan” sarsılmaz birer Büyük Öteki figürüydü. Ancak günümüzde bu simgesel otorite ciddi bir yarılma yaşamaktadır. Bireyin sosyal medya aracılığıyla her türlü bilgiye “erişebildiği” yanılsaması, Büyük Öteki’nin o eski kapsayıcı ve mutlak otoritesini sarsmış; özneyi sahte bir otonomi içine hapsetmiştir. Lacan’ın ifadesiyle “Büyük Öteki’nin yokluğu” ile yüzleşmekten korkan günümüz insanı, bu otorite boşluğunu kendi “tüm güçlülük” fantezileriyle ve komplo teorileriyle doldurmaktadır. Dolayısıyla uzmanın bilgisini reddetmek, aslında sarsılan bu simgesel düzene karşı duyulan derin kaygının bir tezahürü ve “Büyük Öteki benlikten başka bir yerde değildir” şeklindeki narsisistik bir savunmanın sonucudur.
Peki, bu durumdan; yani halkın her şeyi doğru bildiğini zannederek bir yanılsamaya düştüğü ya da “bilgi sahibi olmanın” her sorunu çözeceğine inandığı bu sarmaldan nasıl çıkabiliriz? Bu çerçevede değerlendirildiğinde bu çıkış yolu, sadece “bilgi bilen” olmaktan ziyade; bilgisini deneyim, derin düşünce ve sağduyu ile harmanlayıp isabetli yargılara varan, yani “bilge” olan insanın kıymetini yeniden kavramaktan geçiyor. Tabii ki sadece bununla da kalmayıp günümüz postmodern insanının Büyük Öteki ile bozulan ilişkisini, öznenin daha gerçekçi bir zeminden bakarak Büyük Öteki’yi ne mutlak bir otorite ne de tamamen yok sayılacak bir düşman olarak görmeden kavramasından geçiyor. Bu iyileşmeyi, bilge insanların görünürlüklerini artırarak ve onların temsil ettiği bu derinliğin toplum nezdinde yeniden popülerleşmesini sağlayarak mümkün kılabiliriz.
Yazar: Arş. Gör . Nureyşan Orhan

