Bazı insanlar vardır, her şeyi doğru yapmak ister. Yanlış bir kelime, unutulmuş bir detay, hatalı bir ton… Hepsi onlar için bir tehdit gibidir. Sanki bir hata yaptıkları anda, bütün değerleri çökecek, herkes onları terk edecek. Bu insanlar genellikle “disiplinli”, “titiz”, “sorumlu” olarak bilinir. Oysa onların içinde, sürekli kendini yetersiz bulan bir çocuk yaşar. O çocuk, bir zamanlar fark edilmek, sevilmek, takdir edilmek istemiştir; ama bunu kendi olduğu haliyle değil, “mükemmel” biri olduğunda kazanabileceğine inanmıştır.
Mükemmelliyetçilik aslında bir düşünme biçimi değil, bir hayatta kalma biçimidir. İnsan, kusursuz olmayı bir erdem sanır ama çoğu zaman, sevilmeme korkusunun kılıfıdır bu. Çünkü mükemmel olursam kimse beni eleştirmez, kimse benden vazgeçmez diye düşünürüz. Ne var ki bu çaba, bizi yaşamanın doğal akışından koparır. Sürekli “olması gereken” bir benlik inşa etmeye çalışırken, “olan” benliği kaybederiz.
Mükemmelliyetçi insanın zihni sessiz değildir. İçinde durmadan konuşan bir yargıç vardır. “Bu yeterince iyi değil”, “daha iyisini yapabilirdin”, “neden hata yaptın?”. Ve bir noktadan sonra bu ses o kadar içselleşir ki, insan kendi varlığını o sesle özdeşleştirir. Artık sadece işinde değil, sevgisinde, dostluğunda, hatta sevincinde bile ölçülü davranır. Çünkü hata yapmaktan, yanlış anlaşılmaktan, kusurlu görünmekten korkar.
Oysa insan dediğimiz varlık, kusurlarıyla insandır. Ruhun güzelliği, mükemmellikte değil, kırılganlığında gizlidir. Bir kalbin ışığı, onu yaralayan çatlaklardan sızar. Mükemmelliyetçilik, işte bu çatlakları kapatmaya çalışır —ve o ışığı da söndürür.
Psikolojik olarak baktığında, mükemmelliyetçilik bir savunmadır; felsefi olarak baktığında, bir inançsızlık. Hayata güvenememektir aslında. “Bırakırsam dağılırım” korkusudur. Oysa insanın dağılmaktan korkmadığı an, gerçekten yaşamaya başladığı andır. Çünkü yaşam, dağınıklığın, hatanın, plansızlığın içinden akar. Mükemmelliyetçi zihin bunu kabul edemez; o, hayatı bir proje gibi yaşamak ister. Oysa hayat, planlanmaz. Sadece hissedilir, yaşanır, geçilir.
Ve en sonunda, mükemmelliyetçi insan kendini bir tür yalnızlık içinde bulur. Çünkü kimseyle tam bir yakınlık kuramaz. Sevgi bile onun için bir performanstır. Kusursuz olmak uğruna kendi insani sıcaklığını kaybeder. Ama belki de en büyük trajedi şudur: Mükemmelliyetçi insan, en çok kendini sevmeyi unutandır.
Bence özgürlük, bir gün aynaya bakıp “artık yeter” diyebilmekte başlar. Kusurlarını örtmek yerine onlara gülümseyebilmekte. “Elimden gelen buydu” derken bile kalbinde bir barış taşıyabilmekte. Çünkü hiçbir şey, insanın kendine duyduğu merhamet kadar onarıcı değildir.
Bence en büyük cesaret, mükemmel olmaktan vazgeçip, tam da bu hâliyle insan olmayı kabul etmektir.
Yazan: İbrahim Ağkavak
