“İnsanlar kötülükten çok düşüncesizlik yüzünden zarar verir” cümlesi, Miyazaki sinemasının etik merkezini ele verir.
“O, animasyonu bir eğlence türü olmaktan çıkarıp insanlığın vicdanına dönüştüren nadir sanatçılardan biri.
Filmleri, hızın kutsandığı bir çağda durmayı; gücün yüceltildiği bir dünyada sorumluluğu hatırlattı.
Doğayı romantize etmeden savundu, teknolojiyi şeytanlaştırmadan sorguladı.
Miyazaki, ilerlemenin bedelini soran bir sinemacı olarak hâlâ çağımızla yüzleşiyor.“
1941 – Hayao Miyazaki: Uçmayı Ahlâkla, Hayali Sorumlulukla Öğreten Adam

5 Ocak. Takvim yapraklarında sıradan bir gün gibi durabilir; oysa dünya sinema tarihi açısından bu tarih, hayalin vicdanla buluştuğu bir doğum gününü işaret eder. 1941 yılında Tokyo’da doğan Hayao Miyazaki, yalnızca bir anime ustası değildir. O, modern dünyanın unuttuğu insanî sezgileri hatırlatan, ilerleme fikrini sorgulayan, teknolojiyi kutsamayan ama doğayı romantize de etmeyen nadir anlatıcılardandır. Gazete Us diliyle söyleyelim: Miyazaki, çağdaş uygarlığın hızla koşarken düşürdüğü ahlâkı yerden alıp sinemanın kalbine koyan bir düşünürdür.
Miyazaki’nin sineması, çizgiyle başlar ama felsefeyle derinleşir. Onun filmleri çocuklara masal anlatıyor gibi görünür; oysa her biri yetişkinlere yöneltilmiş etik, politik ve ontolojik sorular içerir. Savaş karşıtlığı, doğa ile insan arasındaki gerilim, teknolojinin körleştirici cazibesi, kapitalizmin ruhsuzlaştırıcı etkisi ve insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesi… Miyazaki bunların hiçbirini sloganla anlatmaz. O, sessiz bir bilge gibi fısıldar.
Çocukluğunu, II. Dünya Savaşı’nın gölgesinde geçirmiştir. Babasının uçak parçaları üreten bir fabrikada çalışması, Miyazaki’nin hayat boyu sürecek uçma takıntısını da, savaşa duyduğu tiksintiyi de aynı anda beslemiştir. Uçaklar onun için özgürlüğün simgesidir; ama savaş uçakları insanın ahlâkî çöküşünün. Bu çelişki, Miyazaki sinemasının kalbidir. Kendisi bunu açıkça ifade eder: “Uçmayı seviyorum ama savaş uçaklarından nefret ediyorum.” Bu cümle, onun dünya görüşünün özeti gibidir.
Miyazaki’nin felsefesi, Batı’nın ilerleme mitine mesafeli, Doğu’nun doğa merkezli düşüncesine yakındır; fakat mistik değildir. Shinto inancının doğaya yüklediği ruh fikrini ödünç alır ama romantik bir kaçış sunmaz. Prenses Mononoke’de doğa ne masumdur ne de insan tamamen şeytan. İyilik ve kötülük net çizgilerle ayrılmaz. Miyazaki’nin ahlâkı gri alanlarda dolaşır; tam da bu yüzden sahicidir.

Prenses Mononoke, yalnızca bir anime değil, modern dünyanın çevre felsefesine yazılmış bir manifestodur. Film, doğa ile sanayi arasındaki savaşı anlatırken taraf tutmaz. Lady Eboshi, ormanı yok eder ama aynı zamanda cüzzamlılara iş verir, kadınları güçlendirir. San doğayı savunur ama insanlığa öfkelidir. Miyazaki burada seyirciye şunu söyler: “Haklı olmak, masum olmak demek değildir.” Bu, günümüz politik tartışmalarında dahi cesaretle söylenemeyen bir hakikattir.
Miyazaki’nin sinemaya katkısı yalnızca tematik değildir. O, animasyonu çocuk eğlencesi olmaktan çıkarıp ciddi bir düşünce alanına dönüştürmüştür. Spirited Away (Ruhların Kaçışı) bunun zirvesidir. Film, kapitalist dünyanın açgözlülüğünü, kimlik kaybını ve yabancılaşmayı bir hamam metaforu üzerinden anlatır. Chihiro, adını kaybettiğinde benliğini de kaybeder. Bu sahne, modern insanın şirketler, sistemler ve piyasa içinde isimden çok numaraya dönüşmesini anlatır. “Adını kaybedersen, kendini de kaybedersin” düşüncesi, Miyazaki’nin felsefî merkezidir.
Ruhların Kaçışı, 2003’te Oscar aldığında, bu ödül yalnızca Miyazaki’ye değil, animasyonun ciddiye alınmasına verilmişti. Roger Ebert, film için şunu yazar: “Bu film, animasyonun ne olabileceğini yeniden tanımlıyor.” Guillermo del Toro ise Miyazaki hakkında daha ileri gider: “O, yaşayan en büyük animasyon sanatçısı değil; yaşayan en büyük sanatçılardan biri.”
Miyazaki’nin dünyasında çocuklar pasif değildir. Komşum Totoro’daki çocuklar, dünyayı anlamaya çalışan küçük filozoflardır. Totoro bir kahraman değil, bir öğretmen de değildir; o, doğanın sessiz varlığıdır. Filmde büyük bir dramatik çatışma yoktur çünkü Miyazaki, modern sinemanın bağımlı olduğu gerginliği reddeder. Hayatın kendisi yeterince kırılgandır. Onun sinemasında beklemek, yürümek, rüzgârı dinlemek başlı başına bir anlatıdır. Bu, hız çağında radikal bir tutumdur.
Rüzgârlı Vadi’nin Nausicaä’si, Miyazaki’nin insanlığa dair umudunu ve korkusunu aynı anda taşıyan filmlerden biridir. Nausicaä, savaşan taraflar arasında barışı savunur; ama bu pasif bir barış değildir. O, ahlâkî cesaretin temsilidir. Miyazaki burada teknolojinin doğayı zehirlediği bir dünyada, insanın hâlâ doğruyu seçme kapasitesine sahip olup olmadığını sorar. Bu soru bugün, iklim krizinin ortasında, her zamankinden daha günceldir.
Miyazaki’nin animelere katkısı teknik bir devrimden çok etik bir dönüşümdür. O, çizgi film endüstrisinin seri üretim mantığını reddeder. Stüdyo Howl’un Yürüyen Şatosu,’de el çizimine verdiği önem, yalnızca estetik değil, ahlâkî bir tercihtir. Miyazaki’ye göre hız, ruhu öldürür. Bu yüzden dijitalleşmeye mesafelidir. “Bilgisayarlar çizim yapabilir ama hayal kuramaz” derken kastettiği tam da budur.

Onun insanlığa katkısı, umut satmak değildir. Miyazaki umutludur ama saf değildir. Howl’un Yürüyen Şatosu, savaşı yöneten görünmez güçlere sert bir eleştiridir. Filmde savaşın nedeni belirsizdir çünkü Miyazaki’ye göre modern savaşların çoğu anlamsızdır. Howl’un korkaklığı, Sophie’nin yaşlanarak bilgeleşmesi, güzellik ve güç kavramlarının altını oyarken, izleyiciye şunu fısıldar: Cesaret, gençlikte değil, sorumlulukta başlar.
Miyazaki’nin dünya görüşü, ilerlemeyi reddetmez ama sınır ister. Teknolojiye düşman değildir; ona tapılmasına karşıdır. İnsan merkezli düşünceye itiraz eder ama insanı silmez. Bu denge, onu çağdaş düşünürlerden ayırır. Jean-Luc Godard, Miyazaki için söylenmese de, Miyazaki’nin sineması Godard’ın şu cümlesiyle örtüşür: “Sinemanın görevi dünyayı açıklamak değil, ona tanıklık etmektir.” Miyazaki tanıklık eder; yargı dağıtmaz.
Bugün Hayao Miyazaki yaşasaydı –ki yaşıyor ve hâlâ çiziyor– 85 yaşında olacaktı. Ama onun yaşı takvimle ölçülmez. Miyazaki, hâlâ bize şunu hatırlatıyor: İnsanlık ilerlemeden önce durmayı öğrenmeli. Bu cümle, ne nostaljik bir kaçış ne de romantik bir temennidir; bu, sert bir uyarıdır.
Walt Disney animasyonu eğlenceye dönüştürdü; Miyazaki ise animasyonu vicdanla tanıştırdı. Onun filmleri, bir çağın hızına karşı açılmış sessiz ama derin bir davadır. Bugün dünyada çocuklar hâlâ Totoro’yu bekliyorsa, yetişkinler hâlâ Nausicaä’ye kulak veriyorsa, bunun nedeni şudur: Miyazaki, insanın hâlâ kurtarılabilir olduğuna inanır.
Ve bu inanç, bu kadar yıkımın ortasında, başlı başına devrimci bir tutumdur.

