“İdeolojinin görünmez zincirlerini çözmeye çalışan Louis Althusser, kendi hayatında da görünmez bir kaderin zincirlerinden kurtulamadı.”

Louis Pierre Althusser, 1918’de Fransız sömürgesi altındaki Cezayir’de, katı disiplinli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Henüz çocuk yaşta, “ait olma” ile “yabancı hissetme” arasındaki o ince çizgide yürümeye başladı. Fransa’ya göç ettiklerinde, onun için yeni bir hayat başlamıştı; ama savaşın gölgesi bu hayatı erkenden kararttı. İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde genç bir öğrenci olan Althusser, Alman ordusuna esir düştü ve savaşın neredeyse beş yılını bir esir kampında geçirdi. Bu deneyim, onda hem insanın kırılganlığını hem de inançların ve ideolojilerin, en zor koşullarda bile insanı ayakta tutan görünmez direkler olduğunu kavratacaktı.

Savaştan sonra Paris’in entelektüel kalbi sayılan École Normale Supérieure’e (ENS) kabul edildi. Burası, Fransa’nın en parlak zihinlerini yetiştiren bir okuldu ama aynı zamanda ideolojik çatışmaların da bir arenasıydı. Althusser, burada Marx’ı yalnızca bir politik figür olarak değil, yeniden okunması gereken bir düşünür olarak ele aldı. Ona göre Marx’ın mirası, zamanın donmuş sloganları içinde değil, derin bir teorik yeniden inşada yatıyordu. Bu yaklaşım, onu “yapısalcı Marksizm”in öncülerinden biri haline getirdi.

Althusser’in en etkili katkılarından biri, ideoloji kavramını radikal biçimde yeniden tanımlamasıydı. Ona göre ideoloji, yalnızca iktidarın yalanlar bütünü ya da kaba propaganda aracı değildi. Tam tersine, ideoloji, bireyin dünyayı algılama biçimini şekillendiren, gündelik yaşamın en sıradan ayrıntılarında bile işleyen bir bilinç biçimiydi. İnsan, farkında olmadan doğduğu andan itibaren bu ağın içine düşerdi. Aile, okul, din, medya, kültürel üretim… bunların hepsi “devletin ideolojik aygıtları” olarak bireyi belirli bir dünya görüşüne göre biçimlendirirdi.

“İdeolojinin en güçlü anı, fark edilmediği andır.” – Louis Althusser

Marx’ın altyapı–üstyapı modelini tek boyutlu bir ekonomi açıklamasına indirgemekle yetinmeyen Althusser, devletin hem baskı aygıtları (polis, ordu, mahkemeler) hem de ideolojik aygıtlar aracılığıyla iktidarını sürdürdüğünü anlattı. İnsanlar çoğu zaman, kendi rızalarıyla, hatta memnuniyetle, kendilerini ezen düzeni yeniden üretirlerdi. Bu, onun düşüncesinin en sarsıcı yanlarından biriydi; çünkü özgür irade iddiasını, ideolojik yapıların içinde sorgulamaya davet ediyordu.

Ne var ki, bu parlak zihin, kendi iç dünyasındaki fırtınaları dindirmekte zorlandı. Gençliğinden itibaren depresyon, mani ve ağır psikolojik çöküşlerle mücadele etti. Hayatının en karanlık anı 1980’de geldi: Eşi Hélène Rytmann’ı, bir kriz anında boğarak öldürdü. Althusser, bu olaydan sonra entelektüel kürsülerden çekildi ve akıl hastalığı nedeniyle cezai sorumluluktan muaf tutuldu. Kalan ömrünü hastanelerde, gözetim altında, zaman zaman yazmaya çalışarak geçirdi. Bu olay, onun entelektüel mirasını gölgeleyen bir kara leke olarak kaldı.

“İnsanlar, çoğu zaman kendi rızalarıyla, kendilerini ezen düzeni yeniden üretir.” – Louis Althusser

Bugünden bakıldığında, Althusser’in hayatı ve düşüncesi birbirinden kopuk iki çizgi değil; birbirini besleyen, birbirini anlamlandıran iki yüzdür. O, toplumu şekillendiren görünmez yapıları ifşa etmeye çalışırken, kendi zihnindeki görünmez zincirlerle de savaşıyordu. Bu yüzden onun hikâyesi yalnızca bir felsefecinin biyografisi değil, aynı zamanda insanın kendi doğasından ve içinde bulunduğu koşullardan ne kadar uzaklaşabileceğinin sorgusudur.

Althusser’in teorisi, sosyal medyanın algoritmalarından popüler kültürün dayattığı hayat tarzlarına kadar, günümüz dünyasını anlamak için hâlâ keskin bir pusula işlevi görüyor. “Doğal” sandığımız pek çok şeyin, aslında ideolojik aygıtların titizlikle ürettiği bir kurgu olduğunu kavramak, onun en kalıcı mirasıdır. Ve belki de, özgürleşmenin yolu, bu görünmez zincirleri önce fark etmekten, sonra da kırmayı göze almaktan geçer.

Gazeteus : Filozoflar Kütüphanesi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir