Hayat bazı zamanlarda bize kelimelerden daha keskin dersler verir. Son günlerde, ardı ardına yaşanan iki ölüm, tam da böyle bir düşünsel sarsıntıya sebep oldu bende. Aynı toprakta, aynı semada, aynı dönemde yaşamış iki isim: Nihat Genç ve Yiğit Bulut. Biri ömrünü doğrularla, diğeri gücün gölgesinde geçirdi. İkisinin de hikâyesi bitti. Fakat arkalarında bıraktıkları iz, birbirinden çok farklı.

Nihat Genç… Hayatı boyunca kimsenin önünde eğilmedi, kalemini hiçbir zaman satmadı. Kalabalıklardan medet ummadı. Haksızlık gördüğünde susmadı, yalnız kalmayı göze aldı. Menfaat çarklarının dışında yaşadı. Onu sevenler gibi sevmeyenleri de vardı ama ölümünden sonra dahi kimse karakterine dil uzatamadı. Onu eleştirenler bile dürüstlüğüne, mertliğine, sağlam duruşuna saygı gösterdi. Cenazesi bu saygının sessiz ama derin bir yansımasıydı. Her görüşten, her kesimden insan, ona vefa için bir araya geldi. Çünkü bazı insanlar, düşüncelerinden çok karakterleriyle hatırlanır.
Kendi sözleriyle söyleyelim:
“Benim kalemim satılık değil. Benim derdim doğruyu yazmak. Geri kalanı Allah bilir.”
“Hayatım boyunca tek bir adamın önünde eğilmedim. Eğilseydim bu kadar fakir kalmazdım.”
“Onurum için yaşadım, kalemimi iktidara da, cemaate de satmadım. Bugün yalnızsam, o da onurumun bedeli.”
“Ne güzel şey, fakir ama başı dik yaşamak.”
Bu sözler, bir ömrün özetidir. Onurlu bir yalnızlığın, dik durmanın ve bağımsızlığın özetidir. Nihat Genç’in cenazesinde her görüşten insanın buluşması boşuna değildir. Çünkü millet, kalbiyle hakikati ayırt eder.

Öte yanda Yiğit Bulut… Bir zamanlar muhalif görüntüsüyle dikkat çekmişti. Ancak sonra, gücün ve menfaatin çekim alanına hızla kapıldı. Zamanla bu çekim alanında bir yörüngeye girdi, kendi etrafında döndü durdu. Kalemini, sesini, ekranını, neyi varsa güçlü kim ise onun hizmetine verdi. Ve sadece bunu yapmakla kalmadı; gerçeklikten kopuk, akıldışı iddialarla kamuoyunu oyaladı. Hatırlayalım:
“Azerbaycan ve Musul-Kerkük, iki yıl içinde referandumla Türkiye’ye katılacak” diyordu.
“Türkiye Avrupa’yı satın alacak, yakında Avrupa ülkeleri Türkiye’ye muhtaç olacak” diyordu.
“Dolar 1.5 liraya düşecek, yeni ekonomik model Türkiye’yi uçuracak” diyordu.
“Kendi savaş uçağımız gökyüzünde iki yıl içinde olacak” diye müjde veriyordu.
Hiçbiri olmadı. Ne Kerkük Türkiye’ye katıldı, ne Avrupa bize satıldı. Dolar uçtu ama aşağıya değil, yukarıya. Bu sözlerin ardında sadece bir illüzyon kaldı; büyüklük sanrısı, kibirle karışık bir boşluk.
Şimdi tüm bu sözlerin sahibi, o lüks otelleri, pahalı saatleri, özel güvenlikli koridorları bırakıp, bir kefenle gitti. Evet, ölüm herkes için eşit. Ama yaşam öyle değil. İnsan nasıl yaşadıysa, ölümünden sonra öyle anılır. Ve ne yazık ki Yiğit Bulut’un ardından, sadece suskunluk kaldı. Sessizlik… Belki de derin bir kayıtsızlık.
“Ölünün arkasından konuşulmaz” deriz. Doğrudur. Lakin ölüm bazen yaşayanlar için bir uyarıdır. Bir ibret. Bir yüzleşme çağrısı… Hayatı bu kadar abartmanın, geçici gücün, paranın, koltukların peşinde karakter aşındırmanın neye hizmet ettiğini yeniden sormamız gerek.
Çünkü ölüm, sadece bir son değil; aynı zamanda bir bilanço. Nasıl yaşadık? Ne uğruna eğildik? Hangi bedelleri ödedik? Ve biz öldükten sonra kim ne diyecek?
İşte bu yüzden, bu iki ölüm bana şunu bir kez daha hatırlattı:
“Onurlu bir yalnızlık, menfaatle örülmüş kalabalıklardan evladır.”
Yazan : İbrahim Ağkavak
Gazeteus / Gündeme Felsefi Bakış
