Bir elinde feneri, diğerinde utanmayan gözlere dikilmiş bakışıyla Diyojen, gün ortasında “adam” arıyordu. Aradığı şey sadece bir beden değil, ruhu olan bir insandı. Haysiyeti, vicdanı, aklı ve sözü bir olan birini… Aradan iki bin yıl geçti, kendisinden binlerce yıl sonra biz hâlâ aynı sorunun çevresinde dönüp duruyoruz. Üstelik daha büyük bir utançla, soru artık daha yakıcı, daha acı verici: Gerçekten, bu topraklarda hâlâ temiz kalabilmiş bir gazeteci, bir belediye başkanı, bir bürokrat var mı?

İnsanın içini kavuran bu soruyla başlıyor arayış. Diyojen’in feneri bu kez bizim elimizde, ışığıyla kamu binalarını, belediye katlarını, haber merkezlerini tarıyoruz. Ama her ışık bir gölge yaratıyor. Ve Türkiye’de o gölgeler artık karanlıktan farksız. Diyojen’in fenerini elimize alıp bugünün Türkiye’sinde sokak sokak dolaşmaya kalksak, ilk durağımız muhtemelen belediye binaları olurdu. Çünkü en çok çürüyen yer orası. Seçim meydanlarında “şeffaflık”, “hesap verebilirlik” naraları atanlar, göreve gelir gelmez ilk olarak eşini, kardeşini, sevgilisini belediyeye memur yapıyor. “Temiz belediyecilik” vaatleri unutuluyor; meclis odalarında yapılan ilk iş, başkan yardımcısının sevgilisine kadro açmak oluyor.

Mühendislik diploması olmayanlar Fen İşleri Müdürü, lise mezunu PR’cılar Kültür Müdürü, bir belediye başkanının kardeşi ise doğrudan belediyenin taşeron şirketine CEO… Meritokrasi kelimesi çöplüğe atılmış, yerine sadece akraba, yandaş, eş-dost atama listeleri var. Liyakatin yerini sadakat, kamunun yerini klanlar alıyor. Öyle ki, kimi belediyelerde “torpil listeleri” Excel dosyalarında saklanmıyor artık; açık açık WhatsApp gruplarında paylaşılıyor. Müdür koltuğuna oturan biri önce makam odasını büyütüyor, ardından eşine özel şoför, sonra da imzaya bile gelmeyen akrabalarına maaş bağlatıyor.

Bir zamanlar halkla birlikte olduğu için sevilen insanlar, koltuğa oturur oturmaz camlarını karartıyor; telefonları susuyor, göz teması kayboluyor. Belediye demek artık kamu hizmeti değil, kişisel servet ve çevre kurma aracı. Rüşvet, ihaleye fesat karıştırma, adam kayırma, torpil… Tüm bunlar o kadar kanıksanmış ki, yolsuzluk dosyaları “normal işleyiş”in bir parçası gibi görülüyor.

Yolsuzluk, görevi kötüye kullanma, ihale oyunları… Bunlar artık haber değeri taşımıyor çünkü sıradanlaştı. Belediyede çay ocağından sorumlu birinin bile hangi partiden olduğu önemli hale geldi. Herkes bir “aracının” peşinde; “dayısı olan” değil, “vicdanı olan” kaybediyor bu düzende.

Peki ya gazeteciler? Temiz gazeteciler mi? Onlar da artık kendi içlerinde ikiye bölünmüş durumda. Bir kısmı hayatta kalabilmek için kalemini kiraya vermiş, belediyelerden “ilan pastası” kapmak için gerçeği yazmayı çoktan bırakmış. Diğer kısmı ise baskı, tehdit, sansür ve yoksullukla baş etmeye çalışıyor. Fakat soru şu: Bu karanlık içinde bir el feneri kadar olsun ışık tutan kaç gazeteci kaldı? Medya binası diye inşa edilen yerler, aslında birer propaganda makinesine dönüşmüş durumda. Onlar da ikiye bölünmüş durumda: Gerçeği yazanlar aç kalıyor, susanlar ihale alıyor. Belediyeden ilan pastası kapmak uğruna kalemini bırakıp reklam metni yazan sözde gazeteciler, kendilerine ait köşelerde değil, belediye basın odalarında hazırlanıyor. Kamuoyunu aydınlatmak için değil, kendi mahallesinin yolsuzluklarını örtmek için çalışıyorlar. Gerçekleri söyleyen birkaç gazeteci ise ya işsiz, ya yargılanıyor, ya da sürekli ölüm tehditleriyle yaşıyor.

Bugün herkes adeta bir gladyatör dövüşünü izler gibi, kendi mahallesinden çıkmış çantacı gazetecileri açık oturumlarda salyaları akarak alkışlıyor. Kimse düşünmek, sorgulamak, doğruya doğru, yanlışa yanlış demek istemiyor. Çünkü bu ülkede artık fikirler değil, kamplar konuşuyor. Herkes konuşuyor ama hiç kimse gerçekten dinlemiyor.

Türkiye’de sosyal çürümenin geldiği noktayı en iyi gösteren şey ise şu: Herkes kendi mahallesindeki hırsız belediye başkanını, yolsuz belediye bürokratını savunuyor; karşı mahalleyi ise büyük bir iştahla suçluyor. Kimse kendi hırsızını ifşa edecek kadar bir Diyojen fenerine –yani vicdana, haysiyete, onura ve şerefe– sahip değil. Ahlak artık evrensel değil, ideolojik bir silaha dönüştürülmüş durumda. Kendi hırsızına kör, karşı hırsıza linççi bir adalet terazisiyle yaşıyoruz.

Türkiye’de sosyal çürümenin en dramatik hâli ise şu cümlede saklı:
Herkes kendi hırsızını seviyor.
Kendi belediye başkanının yolsuzluğuna susanlar, karşı mahallenin pisliğini teşhir ederken kendini kahraman sanıyor. Herkesin elinde dijital bir megafon var ama seslerin hepsi kör ideolojilerin yankısı. Kimse kendi mahallesinin günahına dokunmuyor.
Kimse kendi hırsızını ifşa edecek kadar bir Diyojen fenerine –yani vicdana, haysiyete, onura ve şerefe– sahip değil.

Bugün artık kamu tartışmaları bir fikir alışverişi değil, bir gladyatör savaşı. Açık oturumlarda bağıran çantacı gazeteciler, sanki Roma arenasındaymış gibi, ideolojik tribünlerden yükselen salyalı alkışlarla pohpohlanıyor. Gerçeği söyleyen değil, en çok bağıran kazanıyor. Haysiyetin değil, ekran reytinginin peşindeyiz.

Diyojen bugün Türkiye’de yaşasaydı, belki de feneri yetmeyecek, eline projektör alacaktı. Ama yine de gerçek bir adam bulabilecek miydi? İçtenlikle çalışan bir belediye başkanı, liyakate inanan bir bürokrat, halka yalan söylemeyen bir gazeteci… Bulur muydu? Belki bir iki tane. Ama bu ülkenin temel taşı olacak kadar çok mu? İşte asıl soru bu.

Evet, Diyojen bugün Türkiye’de yaşasaydı, muhtemelen fenerini bırakır, megafonla bağırırdı:
“Ey insanlar! Adam değil, gölge peşindesiniz!”
Ama yine de bulabilir miydi aradığı o insanı? İçtenlikle çalışan bir belediye başkanı, sadece kamu yararı gözeten bir bürokrat, bağımsız ve cesur bir gazeteci… Belki. Ama birkaç istisna, çürümüş bir düzenin aklanmasına yetmez.

Biz ne zaman “ahlak” kelimesini artık sadece geçmiş zamanlı kullanıyorsak, orada Diyojen’in feneri yanmaz. Yanacaksa da, önce bizim içimizde yanmalı. Vicdan, adalet ve sorumluluk duygusu önce kendi benliğimizde uyanmalı.

Çünkü belki de “temiz birini” ararken unuttuğumuz en temel şey şu: Arayış dışarıda değil, içeridedir. Ve bugün bu ülkede hâlâ temiz kalabilmiş biri varsa, bu bir mucize değil, bir direniştir.

Biz ne zaman “ahlak” kelimesini artık sadece nostaljik bir terim gibi kullanmaya başladıysak, işte o zaman Diyojen’in feneri de söndü. Ama bu karanlıkta hâlâ bir şey yanabilir:
İçimizdeki ses.
O ses ki vicdanla konuşur.
O ses ki partilerden, kimliklerden, ideolojilerden önce gelir.
O ses ki “kendi hırsızına da yanlış” diyebildiğinde, belki yeni bir çağ başlar.

Ve unutma:
Temiz biri bulmak mucize değil.
Temiz kalmak ise her gün verilen bir direniştir.


Bir Not, Bir Çağrı:

Eğer bu satırları okurken aklınıza sadece “öteki mahalle” geldiyse, feneri yanlış yere tuttunuz demektir. Çünkü bu yazı başkasını değil, hepimizi ilgilendiriyor.
Gerçek bir değişim, başkasının yolsuzluğuna değil, kendi tarafımızın suskunluğuna karşı çıktığımızda başlar.
Vicdan, önce yakınımıza bakmayı gerektirir.
Bugün değilse ne zaman?
Kim değilsek, kim olmalıyız?
Feneri şimdi kendi içimize çevirelim.
Orada bir “adam” varsa, hâlâ umut var demektir.

Gazeteus / Gündeme Felsefi Bakış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir