“Bir olma, çok ol.”
Bu kısa cümle, yalnızca bir filozofun düşüncesini değil; aynı zamanda bir varoluş çağrısını, bir yaşama biçimini ve modern insanın kimlik krizlerine karşı derin bir itirazı içinde taşır.
Bu söz, Fransız filozof Gilles Deleuze’ün çok katmanlı düşünce dünyasından damıtılmış bir kıvılcımdır. Ve her kıvılcım gibi, bir yangını tetikleme gücüne sahiptir: Kendilikle, toplumla, aidiyetle ve hatta gerçekle ilgili bildiğimiz çoğu şeyi yakıp kül etmeye taliptir.
Deleuze’ün Felsefi Zemini: Oluşun Sonsuzluğu
Deleuze için felsefe, sabit anlamlar üretme çabası değil, anlamın kaçış çizgilerini açığa çıkarma uğraşıdır. Ona göre insan, tekil bir özne, durağan bir benlik değildir. Kimlik dediğimiz şey, değişmez bir çekirdek değil, zaman içinde devinen, farklı etkilerle şekillenen süreçsel bir çoğulluktur.
O yüzden şöyle der:
“Being is not something which is, but something which is happening.”
(Varlık olan bir şey değil, olmakta olandır.)
Bu düşünce, kimliğe bir zincir gibi yapışan her türlü aidiyeti – etnik köken, cinsiyet, ideoloji, hatta kişisel geçmiş – geçici birer durak haline getirir. Deleuze için her kimlik bir oluşun içinden geçerken aldığı geçici bir formdur; kalıcı değil, devingen, bir başka şeye dönüşme potansiyeli taşıyan bir durak.
Arzu, Makine ve Dağılan Beden
Deleuze’ün felsefesi özellikle arzu kavramı etrafında şekillenir. Ancak bu arzu, eksiklikten doğan bir istek değil, yaratıcı bir güçtür. Tıpkı bir makine gibi işler: Parçalar birbirine bağlanır, kopar, yeni bağlantılar kurar.
Deleuze ve Guattari’nin meşhur eseri Anti-Oedipus’ta bu düşünce şöyle dile getirilir:
“Arzu bir üretimdir.”
Yani arzu, bastırılması gereken değil; yaşama gücünün, fark yaratma kudretinin kendisidir.
Buradan bakınca, birey artık tamamlanmış bir varlık değil, sürekli oluş hâlinde, kendini çoğaltan ve sınırlarını ihlal eden bir beden-makinedir. O yüzden Deleuze, varlığa değil, oluşa yönelir; sabite değil, harekete.
Kimliğin Dağılması ve Özgürleşme
Peki bu felsefenin bugüne ve bize söyledikleri nelerdir?
Modern çağ, insanı hep bir kimlik kalıbına sokmaya çalıştı. “Sen şusun”, “Bu sensin”, “Aidiyetin burası” gibi tanımlamalar, özgürlük vaadiyle sunulsa da çoğunlukla birer hapisane duvarına dönüştü.
Deleuze burada çok net bir kırılma sunar:
“Olmak zorunda değilsin. Sürekli başka bir şeye dönüşebilirsin.”
Bu düşünce, sadece kişisel bir içsel devrim değil, aynı zamanda politik bir meydan okumadır. Cinsiyetin, sınıfın, milliyetin, hatta dilin sınırlarını aşmak mümkündür. Sabit kategoriler değil, akışkan formlar içinde yaşamak, yaşatmak mümkündür.
Bir Olma, Çok Ol: Modern Hayata Felsefi Bir Cevap
Deleuze’ün “bir olma, çok ol” çağrısı, bir anarşizm önerisi değildir. Bu, sorumsuz bir kimliksizlik değil; sorumluluk bilinciyle şekillenen bir çoklukta var olma cesaretidir.
Toplumsal kabullerin dışında kalmak, çoğu zaman yalnızlık getirir. Ama Deleuze’ün söylediği şey şudur:
Yalnızlık içinde bile çoğul olabiliriz. İçimizde sayısız ses, sayısız kimlik, sayısız olasılık vardır.
Gilles Deleuze, düşüncenin sınırlarını zorlarken bize şunu hatırlatır:
Kimlik, içine hapsolunacak bir kutu değil; sürekli açılan, dönüşen, çoğalan bir yolculuktur.
Ve belki de yaşamak, bu yolculuğun farkında olmaktır.
Bir olmamayı, çok olmaya cesaret etmektir.
Yazan : Canan Sevilgen
Gazeteus / Makale
