“İnsan kendisi olmayı göze almak zorundadır. Aksi halde herkesin bir kopyası, hiç kimsenin kendisi olur.”
Søren Kierkegaard
Kendin olmak… Dışarıdan kolay, içeriden yorucu bir çağrıdır bu. Benzersiz bir varlık olarak doğarız, ama büyüdükçe, şekilsiz kalıplara girmeye zorlanırız. Kendi hakikatimize yabancılaştıkça, başkalarının beklentileriyle şekillenmiş bir “ben” yaratırız. Oysa öz olmayı göze almak; alkıştan değil, yalnızlıktan korkmamayı gerektirir. Kierkegaard’ın da dediği gibi, kendin olmanın bedeli; taklitsizlik, ama bazen de yalnızlıktır.
Modern çağ, “kendin ol” sloganlarıyla yankılanırken, aslında tek tipleşmiş mutluluk modellerini dayatır. Ne giymelisin, nasıl düşünmelisin, neye gülmelisin… Her şeyin bir şablonu vardır. Bu düzene aykırı düşmek; çoğu zaman “uyumsuzluk” olarak yaftalanır. Oysa uyumsuzluk değil, özsaygıdır bu. “Kalabalıkta kaybolmak kolaydır. Zor olan; kendi kalbinin sesini, kalabalığın gürültüsünden ayırabilmektir.” diyen yine Kierkegaard, bu içsel mücadeleyi en yalın haliyle anlatır.
Seçici olmak, kimseyi küçümsemek değil; kendini kaybetmemek içindir. Herkesi kabul etmek, kendine ihanet etmeye başladığında erdem olmaktan çıkar. Seçicilik; dışlayıcılık değil, ayırt ediciliktir. Kibir değil; ruhsal zarafettir. Çünkü insan, gerçekten kendisi olmaya başladığında, bazı şeyleri artık kaldıramaz: Sahicilikten uzak sohbetleri, samimiyetsiz gülümsemeleri, menfaat üzerine kurulu ilişkileri…
Toplumda değer yitimine uğramış karakterlerle bir arada olmamak, bir sosyal başarısızlık değil; bir ahlaki bilinç zaferidir. Zira kişi bazen dışarıya ait olmamak pahasına, içeriyeyani kendi ruhunun derinliklerine kök salmayı seçer. “Değerlerine sadık kalan insan, toplumun dışına düşebilir. Ama kendi içine kök salar.” Çünkü gerçek yerleşiklik, fiziksel bir mekânda değil; ruhun hakikatinde gerçekleşir.
İbrahim Ağkavak
