“Anomalisa” (2015), Charlie Kaufman ve Duke Johnson’ın birlikte yönettiği, stop-motion animasyon tekniğiyle çekilmiş sıra dışı bir film. Kaufman’ın imzası olan varoluşsal sorgulamalar, yabancılaşma ve kimlik temaları bu filmde de derinlemesine işleniyor. “Anomalisa”, yüzeyde bir adamın bir iş seyahatindeki hikâyesini anlatsa da, özünde insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye, modern yaşamın tekdüzeliğine ve sevgiye duyduğu umutsuz arayışa dair güçlü bir alegoridir.

Michael Stone, müşteri hizmetleri üzerine kitaplar yazan bir uzmandır. Başarılıdır, tanınır, ama içten içe hayatı ona anlamsız gelir. Herkesin sesi aynı gibidir tek bir yüz, tek bir ses. Ta ki, bir otelde Lisa’yla tanışana kadar. Lisa’nın sesi farklıdır. Onu diğerlerinden ayıran “anomali” budur. Anomalisa.

Anomalisa, hem Lacan’ın öznenin arzuyla kurduğu hayali ilişkileri hem de Heidegger’in otantik varoluşla sahici olmayan gündelik yaşam arasındaki çatışmasını sinematografik bir derinlikle işler. Michael, kendi “gerçekliği”yle yüzleşemeyen, hem arzusunun hem varlığının kaynağından kopuk bir figürdür. Lisa ise kısa bir süreliğine o boşluğa ses verir ama o da sisteme asimile edilir.

Anomalisa Üzerine: Lacan ve Heidegger’in Gölgesinde Bir Adamın Çöküşü

​Michael Stone… Herkesin aynı sesle konuştuğu bir dünyada, farklı bir ses arayan adam. Ama o sesi duyduğunda bile, tutunamıyor. Çünkü o bir “eksiklik”. Lacan’ın dediği gibi, özne olmak demek zaten eksik olmaktır. Michael da bu eksiklikle, başkalarının sesinde kendini bulamamanın sıkışmışlığında çırpınıyor.

Bir otel odasında, herkesin aynı yüzle göründüğü bir dünyada bir anda Lisa’nın sesiyle irkiliyor. O an bir şey oluyor… Sanki gerçeklik çatlıyor. O sıradanlık perdesinden bir ses süzülüyor içeri. Lacan buna “Gerçek” diyor. Arzunun o saf, çıplak hali. Ama ne yazık ki, insanın aradığı o “öteki” gerçek kişide değil, kendi zihninde bir fantasmadır çoğu zaman. Lisa da bir süre sonra o tek tipleşmiş seslere karışıyor. Çünkü Michael, arzuladığı şeye dokunduğu anda onu öldürüyor. Sevgiyle değil, tahakkümle yaklaşan bir zihin için başka bir yol kalmıyor zaten.

Heidegger ise bu durumu çok önceden tarif etmişti: Michael, “Das Man”ın adamı. Yani herkes gibi yaşayan, herkes gibi konuşan, gündelikliğe gömülmüş bir varlık. Otantik değil. O yüzden Lisa’ya çekiliyor çünkü Lisa, o yabancı ses, bir ihtimali temsil ediyor: “Kendi olmak.” Ama o sesi sadece duyuyor, içine sindiremiyor. Çünkü otantikliğin yükünü taşımak cesaret ister. Michael’da o yok.

Lisa… Belki de filmde gerçekten varoluşuyla temas eden tek kişi o. Kırılgan ama gerçek.

Otantik. Onun sesi Michael’a kısa bir süreliğine hayat gibi geliyor. Ama Michael’ın gözü, kendi boşluğunu kapatacak bir yamadan başka bir şey görmüyor Lisa’da.

Ve sonunda yine yalnız kalıyor. Eski sevgilisine de sığınıp orada da tutunamıyor. Çünkü sorun hiçbir kadında değil. Sorun Michael’ın kendisinde. Heidegger’in dediği gibi, “insan, kendi imkânlarına çağrılmadan önce, atılmış olduğu yerde bir yabancı gibi yaşar.” Michael kendi varlığına bir kere bile dokunamamış biri.

Anomalisa, bana hep şunu düşündürüyor: Bazen birini sevmek değil mesele, o kişide duyduğumuz farklılığı yaşatabilmek. Ama çoğu zaman, sevdiğimizi sandığımız şeyler, sadece o anki boşluğumuzu örten hayaller oluyor. Ve gerçek kişiler o hayallere uymadığında, onları da tıpkı diğerleri gibi tüketiyoruz.

İnsan kendiyle yüzleşemediğinde, başkalarının sesinde yankı aramaktan başka bir şey yapamıyor.

İbrahim Ağkavak

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir