Aşkın Uykudan Uyandırdığı Ruh:
Canova’nın Sessiz Çığlığı
Canova’nın “Psyche Revived by Cupid’s Kiss” heykeline baktığımda, sadece mitolojik bir hikâyeye değil, insanın varoluşsal kırılma noktalarından birine bakıyorum aslında. Burada figürlerin taşlaşmış bedenlerinde donmuş olan şey, sadece bir öpücük anı değil bu, aynı zamanda bir varoluşun, bir ruhun, bir bilincin yeniden doğuşu.
Psykhe, adını taşıdığı o Yunanca kökenle, “ruh”u temsil eder. Ama burada ruh, durağan ya da soyut bir kavram değildir. Yerde yatar hâlde gördüğümüz Psykhe, aşkın yokluğunda ölüme yatmış gibidir. Onu uyandıran şey ne bir tanrının buyruğu, ne de bir kader yazgısıdır. Onu yeniden var eden şey, Eros’un dikkatidir. Bu dikkat, başkasının gözünde yeniden şekillenen benliğimizi, Lacan’ın ayna evresindeki yansımamızı anımsatır: “Sevgi, beni senin gözlerinde var kılmandır.”
Heykelin tam ortasında donmuş an öpücüğün hemen öncesi ya da sonrası — gerçekte zamansız bir ânı temsil eder. Aşk burada kronolojik bir gelişim değil, bir tür oluş hâlidir. Heidegger’in “olma” meselesiyle yakından ilişkili bu ân, bir kişinin bir diğerinin varlığıyla yeniden var olabilmesinin ihtimalini taşır.
Psykhe’nin geriye düşen kolları ve yarı uyanık bedeni, hem bir teslimiyeti hem de bir fark edilişi anlatır. Burada teslim olmak zayıflık değil; varoluşun başka bir biçimidir. Aşkın önünde çözülürken, bir anlamda kendimizden taşarız. Bizi yeniden yazacak olan o ötekine, tüm savunmasızlığımızla açılırız. Bu bağlamda Canova’nın mermerde işlediği şey, sadece fiziksel bir temas değil; bir psikolojik eşiktir. Jung’un gölgesiyle yüzleşmek gibi… Bir başkasının bizi “görmesine” izin vermek, kendi bilinçdışımızın karanlık koridorlarında yankılanan adımların kabulüdür.
Eros’un öpücüğü burada yalnızca bir erotik çağrışım değildir. Bu öpücük, bir tanrının bir ölümlüye değil, aşkın bir varoluşa, yani psişenin kendisine dokunuşudur. Bu anlamda Eros’un figürü, Platon’un Symposium’undaki aşk tanımına yaklaşır: Arzunun, yokluğun bilgisidir. Eros’un varlığı Psykhe’nin eksik parçalarını hatırlatır ve bu eksiklik, onu tamamlayan bir aşktan değil, onun içinde yeniden doğmak isteyen bir bilinçten gelir.
Canova’nın biçimsel ustalığı – figürlerin zarafeti, tenin neredeyse yumuşakmışçasına işlenmiş hali – bizi gerçekliğin ötesine taşır. Çünkü burada gerçek olan, biçim değil; duygunun ta kendisidir. Ve bu duygu, neşe dolu bir birleşme değil, yaralanabilirliğin içinde filizlenen bir uyanıştır.
Belki de aşk dediğimiz şey, tam da budur: Bir diğerinin varlığıyla, kendi içsel ölümümüzden dirilmek. Kendimizi bir başkasının ellerine bırakma cesaretini göstermek. Ve o eller bizi tutuyorsa usulca, sevgiyle, sabırla işte o zaman, bir anlamda yeniden doğmuş oluruz.
Bu heykel, Canova’nın ellerinde taş olmaktan çıkar; o an bir kez yaşanmıştır belki ama sonsuza dek kazınmıştır. Çünkü her aşk, yeniden başlatılan bir yaşamdır. Her uyanış, bir öpücüğün sessiz çağrısıdır. Ve belki hepimiz, görünmeyen bir Cupid’in öpücüğünü bekleyen yarı uykulu ruhlarız.
İbrahim Ağkavak
