Arş. Gör . Nureyşan Orhan _ Etken-Edilgenlik Zemininden Hasta Hekim İlişkisi

Hasta-hekim ilişkisi ne demektir ve içinde ne gibi örüntüler barındırır? Bu ilişkiyi diğer insani ilişkilerden ayıran nedir ki hekimler bu kadar yoğun eleştiriliyor? Hekimlere; hastaya nasıl davranması, nasıl empati kurması ve nasıl bütüncül yaklaşması gerektiği konusunda eğitimler verilirken —ve bu konularda hekimler çokça eleştirilirken— hastalar bu iletişimin neresindedir? Hastaların hekimlere nasıl davranması ve onlarla nasıl empati kurması gerektiği neden hiç konuşulmuyor ya da çok az konuşuluyor?

Bu soruları sorduktan sonra konuyu incelemeye başlayabiliriz.

Öncelikle; hasta kime denir? Hasta kelimesi, Farsça hāsten (yormak, yaralamak) fiilinden türetilmiştir; “yorulmuş, bitkin, yaralanmış, örselenmiş” anlamlarına gelir. Farsçadaki asıl anlamı, modern Türkçedeki gibi sadece “sayrı” veya “rahatsız” demek değildir. Aslında kelime kökenine inince hastanın edilgen konumda olduğu hemen ortaya çıkar. Yani kelime kökeni itibarıyla hasta; maruz kalan, kontrolü kendi dışındaki faktörlere bağlayan ve sorumluluk almayan kişidir.

Peki, hekim kime denir? Hekim kelimesi, Arapça “hkm” (hüküm/hikmet) kökünden türetilmiştir. Kök anlamı; “hükmeden, bilge olan, her şeyin özünü ve nedenini bilen”dir. Kelime aslında birbiriyle iç içe geçmiş iki farklı yolu temsil eder:

Bilgelik ve Hikmet (Hikmet Sahibi): Eski dönemlerde tıp; felsefe ve din bilimlerinden ayrı düşünülmezdi. Bir hekim sadece bedeni değil, doğayı ve evrenin işleyişini de bilen kişidir. Bu yüzden hekim, aslında “filozof” ve “bilge” demektir.

Yargı ve Hüküm (Hakimiyet): “Hakim” (yargıç) kelimesiyle aynı kökten gelir. Hekim; hastalığın ne olduğuna dair son hükmü veren, teşhisi koyan kişidir.

Hekim kelimesinin kökenine inildiğinde, hekimin etken konumda olma zorunluluğu ortaya çıkar. Yani hekim; maruz bırakan, kontrolü dış faktörlere değil de kendisinde bulunduran ve sorumluluk alan taraftır.

“Hasta ile hekim arasındaki bu etken-edilgen ilişkisi, yalnızca kelime kökeni düzeyinde kalmamış, yüzyıllar boyunca bu hiyerarşik yapısını korumuştur.” Ancak günümüzde modern tıbbın gelişimi ve daha doğru bir ifadeyle modernizmden postmodernizme geçişle birlikte, bu ilişkinin boyutları ve sınırları da dönüşmeye başlamıştır.

Teknoloji ve yapay zekadaki ilerlemeler sayesinde hasta, artık kendi hastalığı hakkında bilgi sahibi olan ve iyileşme sürecinde aktif rol talep eden ‘etken’ bir konuma evrilmiştir. Hekim ise o geleneksel ‘mutlak güç’ (tüm güçlü) pozisyonundan çıkarak; ‘Her şeyi tek başıma bilemem ve her kararı tek başıma veremem’ anlayışıyla, bir anlamda kendi ‘edilgenliğini’ ve sınırlarını kabul etmiştir.”

Sonuç olarak; klasik tıp öğretisinde hasta ile hekim arasındaki etken-edilgen rollerin sınırları çok belirginken ve tarafların birbirinin alanına müdahalesi yokken, postmoderniteyle birlikte bu sınırlar silikleşmeye başlamıştır. Bu rollerin birbirine karışması ve arada kalmışlık hissi, her iki tarafın da canını yakıyor.

Durum böyleyken; sorumluluk alması, karar vermesi, tanı koyması ve empati kurması gereken tarafın hâlâ yalnızca hekimler olarak görülmesi bir tezat oluşturuyor. Sanki bu noktada hastaların —yani hekimleri eleştiren tarafın— da sorumluluk alıp “Nasıl etken bir hasta oluruz?” diye düşünmesi gerekiyor.

Hekimlere gelince; onlar çoktan kendi edilgen taraflarını kabul ettiler. Tüm güçlü (omnipotans) bir pozisyonda olmadıklarını, her gün iyileştirmeye çabaladıkları hastalarının ölümlerine şahitlik ederek deneyimliyorlar. Unutmayalım ki hekimler de günün sonunda “hasta” olur ve eninde sonunda hastalarla empati kurmak zorunda kalırlar.

Peki ya hastalar? Hastalar bir gün hekim olup hekimlerle empati kurmak zorunda kalırlar mı? Kim bilir belki de tüm bunları çözüme kavuşturacak olanlar önce hasta sonra hekim olan ‘insan’lardır.

Yazan : Arş. Gör. Nureyşan Ohan

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir