
Elli yıla yaklaşan psikiyatri ve psikoterapi alanındaki mesleki çalışmalarımdan edindiğim izlenimlere dayanarak iddia edebilirim ki, tıbbı ya da psikolojik yardım bazı ruhsal sorunlarla baş edebilmek için gerekli ama yeterli değildir. Özellikle günümüzde psikofarmakolojik ajanların sağladığı hızlı ama çoğu defa geçici düzelme ya da rahatlamalar, kalıcı bir iyileşme sağlamaktan uzak olduğu kadar yaşam kalitesini bozan ciddi yan etkilerinden ötürü tercih edilmemektedirler.
Sayıları her geçen gün artan ve birbirleriyle amansız bir rekabet içinde çoğalan psikoterapi ekollerinin bazı yaşam krizleri ve ilişki sorunları içinde bunalan kişilere destek sunduklarını inkar edecek değilim. Uzun yıllar psikoanalitik psikoterapi dersleri veren ve özel muayenehanesinde ağırlıklı olarak kısa süreli dinamik terapi uygulayan kıdemli bir terapist olmama ve bu uygulamanın mucidi dahi düşünür ve terapist olan Freud’un zihin ve insan kuramına yürekten bağlı olmam rağmen, psikoanalitik yaklaşımın da sınırlarını ve kısıtlılıklarını açık sözlülükle itiraf etmek durumundayım.
İnsan ruhunun derinliklerine nüfuz etme bakımından psikoanalitik yöntemin hakkını teslim etmekle birlikte, türü ne olursa olsun ruhsal acılar içinde kıvranan insanlara fazlasıyla pozitivistik ve mekanik bulduğum analitik yaklaşımın yeterli insani sıcaklığı sunma ve derin bir empatik diyaloğu sağlama bakımından kısıtlı olduğunu düşünüyorum. Nitekim bu kısıtlılığı aşma iddiasında olan hümanistik ve varoluşçu psikoterapi okullarına sempatim giderek artmaktadır.
Psikanalizin kuramsal varsayımlarından beslenmekle birlikte hümanistik ve varoluşçu terapistler, felsefenin uygulamalı disiplinleri olan etik, ontoloji, değerler kuramı hatta metafizik ve estetik gibi yaşamsal konularla çok yakından ilgilenmektedirler. Erich Fromm, Carl Rogers, Abraham Maslow, Rollo May, İrwin Yalom gibi ünlü terapistleri aynı zamanda filozoflar olarak görmek pek ala mümkündür.
Nitekim, ünlü bir sosyal filozof ve psikoanalist olan Erich Fromm, neredeyse tüm eserlerinde özgürlük, yalnızlık, anlam arayışı ve varoluşsal kaygı ile baş etmede sevginin değeri gibi pratik hayata dokunan konuları işlemesi tesadüf değildir. Yukarda saydığımız temaları işleyen yazılarından alıntılarla Fromm’un felsefesini özetlemek, özellikle filozof-terapistlerin ruha şifa sunma bakımından ne kadar başarılı olabileceğini göstermesi açısından yararlı olacaktır.
Adlarını saydığım ve daha sayamadığım pek çok filozof-terapist, felsefenin akademik kurumlarda büyük bir saygınlıkla karşılanan mantık ve analitik felsefe gibi soyut, kendi kendine göndermelerle dolu, dünya ve hayat hakkında söyleyecek pek az şeyi olan konularla ilgilenmemektedirler. Benim de kişisel olarak ruha şifa sunabilecek felsefeden beklediğim vaat de; hayata dokunan, iyi hayatın nasıl mümkün olabileceğine, bizi sürekli bir sevinçte kalmaktan alıkoyan dünya görüşlerimize ve insan anlayışlarımıza sinmiş olan ön kabullerin ve gizli varsayımların irdelenmesine ve sorgulanmasına yönelik araştırmalardan hareketle daha kutlu ve özgür bir hayat sürebilmemizde rehber olmasıdır.
Çağların bilgeliğinden yararlanmak, hayata dair sorunlarla ciddi bir şekilde uğraşmış filozofların tefekkürlerinden öğrenebileceğimiz çok şey olduğunu kabul etmekle başlar ve bu uğraş akademik felsefe eğitimi yapmamızı gerektirmez. Fakat seçilmiş filozofların düşüncelerini, görüşlerini ve sorunları irdeleme yöntemlerini kavramak için elbette entelektüel çaba gerekir.
Ruhumuza şifa verebileceğine inandığım felsefe tarzının antik Yunan’da Stoacılık diye bilinen felsefe okulu ile başladığını düşünüyorum. Modernitenin şafağında akılcılık akımının boy gösterdiği dönemde eserlerinin bir bölümünü yayımlamış ama baş yapıtı olan Ethica’yı ancak ölümünden sonra yayımlanmak üzere hazırlamış olan radikal aydınlanmacı filozof Spinoza ile zirve yapan modern Stoacılık’tan yaşam ustalığı ve kutlu, sevinç dolu bir varoluşa ulaşma konusunda öğreneceğimiz çok şey olduğuna inanıyorum.
Spinoza için ayrı bir bölüm ayırmanın uygun olacağını düşünerek bu bölümde antik Stoacıların öğüt ve önerilerine odaklanmak üzere felsefenin bizlere neler vaat ettiğine göz gezdirebiliriz.
Felsefe, Montaigne’nin veciz bir biçimde özetlediği gibi “ölmeyi bilmek sanatıdır”. Yine Felsefenin kurucu babası sayılan Sokrates’e kulak verirsek; “sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez”. Kadim Doğu’dan gelen bir ses: Budha, “Marangozlar ağaca, okçular oklara şekil verirler; bilgeler de kendilerine”
Antik Yunan’dan Epikuros: “Her hangi bir biçimde kafa karışıklığına sebep olan bütün sahte Anlayış ve Görüşleri dışlayan Akıl, yaşamı hoş ve mutlu kılan tek şeydir.” Epikuros şöyle devam ediyor: “Akıl hastalıklarına gelince, bu açıdan haklı olarak akıl ilacı olarak görülen felsefe, bunlara deva sağlar.”
Roma İmparatoru, büyük stoacı Marcus Aurelıus: “Yaşam süresi bir noktadan ibarettir; yaşamın özü bir akış, algıları kasvetli, gövdenin bileşimi bozulabilir, ruh hızlı bir deveran, kader esrarlı ve şöhret anlamsızdır… O zaman insana yol gösterebilecek ne var? Sadece tek bir şey: felsefe..”
Amerikan Bağımsızlık ve Demokrasi Mücadelesinin mütavazı düşünürü Henry David Thoreau: “Filozof olmak sadece ince kavrayışlı fikirlere sahip olmak ya da bir felsefe ekolü kurmak değildir…Filozofluk, hayatın bazı sorunlarını kuramsal değil, pratik anlamda çözmektir…”
Bütün bu özlü anlatımlarda ifadesini bulan şey, pratik felsefenin hayatın gerçek sorunları ile uğraşması gerektiği ve sahici bir felsefe yapmanın dertlerimize deva olabileceği inancıdır. O halde biz de haklı olarak soruyoruz, insan olmanın en dayanılmaz derdi nedir?
Sonlu bir varlık olan insan, diğer canlı türlerinden farklı olarak öleceğini bilir ve yakınlarının, sevdiklerinin de öleceğini bilir. Öyleyse insan, a priori kaygı veren, hatta saçma ya da dayanılmaz olan bu durumu sorgulamaktan kaçamaz. Bu yüzden ona “kurtuluş” vaat eden dinlere başvurur.
Felsefe, dinlerin vaatlerini yeterince makul bulmayan, sağlam iman ve sevgi sayesinde “öte dünya”da tekrar dirileceğimize dair teselli verici sözlerini akla uygun görmeyen kuşkucular için başka bir yaklaşım önermektedir. Felsefe, bize ölümün tüm veçheleri ile baş edebilmemiz için aşkın bir iradeye değil, kendimize dönmemizi ve aklımıza güvenmemizi salık veriyor.
Felsefe olmaksızın yaşadığımız dünya ile ilgili hiçbir şeyi anlayamayız. Felsefe aydınlatıcı bir rehberdir, ışık saçan Hakikatin nurudur. Çünkü bizler farkında olmasak da düşüncelerimizin, kanaatlerimizin, inançlarımızın ve değerlerimizin tümü, düşünce tarihi içinde geliştirilmiş ve kurulmuş dünya görüşleri içinde yer alırlar. Bu düşünce sistemlerinin mantığını, içeriğini, temellendirme ve gerekçelendirme tarzlarını tanımak demek felsefe yapmak demektir.
Yazan : Prof. Dr. Cengiz Güleç

