
“Aklın uykusu canavarlar doğurur” der Francisco Goya. Bu söz üzerine düşündüğümde, onun işaret ettiği sonucun etik bir çöküş olduğunu fark ettim. Çünkü aklın uyuması yalnızca bilmemeyi değil, düşünmekten, yargılamaktan ve nihayetinde sorumluluk almaktan vazgeçmeyi ifade eder. İnsan düşünmeyi bıraktığında, eylemleriyle arasına ahlaki bir mesafe koyamaz. Kötülüğün en tehlikeli biçimi de burada başlar. Bilinçli bir şeytanlıkta değil, düşünmeyen insanın sıradanlığında. Bu sıradanlığın en çarpıcı analizini Hannah Arendt, Adolf Eichmann’ın yargılanmasını izledikten sonra geliştirdiği “kötülüğün sıradanlığı” kavramıyla yapar. Arendt’e göre Eichmann bir canavar değil, kariyerini önemseyen, kendini sistemin bir parçası olarak gören sıradan bir memurdur. Onu korkunç kılan şey derin bir nefretten ziyade düşünme yetisini askıya almış olmasıdır. Bu nedenle kötülük, çoğu zaman radikal bir niyetin değil, düşünsel bir yüzeyselliğin ürünüdür.
Düşünmek ise yalnızca akıl yürütmek değildir. Düşünmek, eylemin anlamını ve sonuçlarını kavramak, onu kendi varlığıyla ilişkilendirerek “yapabilirim ama yapmalı mıyım?” sorusunu sorabilmektir. Bu soru sorulmadığında insan, kendi eyleminin öznesi olmaktan uzaklaşır. Oysa özne olmak, yalnızca eylemde bulunmak değil, eylemin kendine ait olduğunu bilmek ve onun sorumluluğunu üstlenmektir. Bu noktada Carl Gustav Jung’un bireyleşme kavramı, düşünmenin etik boyutunu daha derinden kavramayı da sağlar. Ona göre bireyleşme, insanın kendi karanlığıyla yüzleşmesi ve onu bilinçli benliğinin bir parçası haline getirmesidir. Bu yüzleşme gerçekleşmediğinde insan, kendi içindeki kötülük imkânını tanıyamaz ve dolayısıyla ona karşı sorumluluk da geliştiremez. Bu nedenle kendi üzerine düşünmeyen insan, yalnızca düşünmeyen değil, kendine yabancılaşmış insandır. Kendine yabancılaşan insan, eylemlerini sahiplenmek yerine onları sıradanlaştırır. Böylece eylem, ahlaki bir karar olmaktan çıkar ve yerine getirilmesi gereken teknik bir göreve dönüşür. Tam da bu noktada insan, özne olmaktan uzaklaşır ve kendi eyleminin faili değil, yalnızca taşıyıcısı haline gelir.

Tam bu noktada Michel Foucault’nun kendilik kavramsallaştırmasına göz kırpmak fayda olur. Foucault’ya göre etik, önceden verilmiş kurallara itaat etmekten çok, bireyin kendi üzerinde gerçekleştirdiği bir çalışma, bir “kendilik pratiği”dir. Bu pratik, kişinin kendi eylemlerini yalnızca dışsal normlara göre değil, kendisiyle kurduğu bilinçli ilişki içinde değerlendirmesini içerir. Yani özne, ne yaptığı kadar, yaptığı şeyle nasıl bir ilişki kurduğuyla özne haline gelir. Bu ilişkinin zayıfladığı durumda eylem, kişinin kendini kurduğu bir alan olmaktan çıkar. Böylece insan, kendi hakikatini üreten bir özne olmaktan uzaklaşarak, kendisi üzerinde hâkim olan söylemlerin kesişim noktasına indirgenir. Bu da etik failliğin çözülmesidir. Çünkü etik özne, ancak kendi eylemini kendilik ilişkisi içinde problem haline getirebilen varlıktır. Eylemini problem haline getirmeyen bilinç ise, kendi varlığını da etik bir mesele olarak deneyimleyemez. Böylece eylem gerçekleşir ama onu sahiplenen birisi olmaz.

Düşünmeyen insan dolayısıyla kötülüğün aktif üreticisi olmaktan çok pasif taşıyıcısı olur. Ama bu pasiflik masumiyet anlamına da gelmez. Kimse kendi suçunu hissetmez herkes yalnızca görevini yaptığını söyler. Herkes sorumluluğu bir başkasına devreder ve nihayetinde sorumluluğun dağıldığı yerde vicdan da buharlaşır. Vicdanın buharlaşması ise tesadüfi değildir. Bu durum, düşünmenin terk edilmesinin doğrudan bir sonucudur. Çünkü vicdan, kendiliğinden ve sürekli var olan bir yeti değil, insanın kendi üzerine düşünmesiyle canlı kalan bir imkândır. İnsan, ancak düşündüğü sürece kendi eyleminin tanığı olabilir. Düşünmenin askıya alındığı yerde ise bu tanıklık ortadan kalkar ve kişi, kendi eylemi karşısında sessizleşir. Bu nedenle mesele yalnızca düşünmenin yokluğu değil, düşünmenin etik anlamıdır.
Düşünmenin etik zorunluluğu, insanı eylemlerinin faili haline getirmesinde yatar. Çünkü insan, ancak düşündüğü sürece gerçekten özne olabilir.
Sonuçta bütün bu tartışma, bizi yeniden Francisco Goya’nın o sarsıcı ifadesine geri götürür: “Aklın uykusu canavarlar doğurur.” Artık bu söz, yalnızca aklın pasif bir durgunluğunu değil, etik öznenin geri çekilişini ifade eder. Çünkü aklın uyuması, insanın kendi eyleminin tanığı olmaktan vazgeçmesidir. Tanıklığın kaybolduğu yerde ise eylem sahipsiz kalır; sahipsiz kalan eylem, sorumluluktan arındırılır; sorumluluktan arındırılan eylem ise kötülüğün en elverişli zeminine dönüşür. Bu nedenle Goya’nın canavarları, insanın dışında beliren yabancı varlıklar değil, insanın kendi düşünme yetisini terk ettiği anda açığa çıkan imkânlardır.
Yazan : Tuba Gevrek


