Yıldız Soylu - Gülçin Sağır - Gazete Us

Gazze, yalnızca belirli bir coğrafi mekâna indirgenebilecek bir kriz alanı değil; modern uluslararası sistemin normatif iddiaları ile fiilî pratikleri arasındaki gerilimi açığa çıkaran tarihsel bir eşiktir. Bu bağlamda Filistin meselesi, çağımızın en derin etik ve siyasal sınavlarından biri olarak okunmalıdır. İnsan hakları söyleminin evrensellik iddiası ile egemenlik, güvenlik ve jeostratejik çıkarların belirleyiciliği arasındaki çelişki, Gazze örneğinde dramatik biçimde görünür hâle gelmiştir.

Bir kültürün, kolektif hafızanın ve sivil yaşamın sistematik biçimde tahribi, yalnızca askeri bir çatışma meselesi değil; aynı zamanda ontolojik bir silme pratiğidir. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramsallaştırması burada çarpıcı bir analitik araç sunar: Bürokratik rasyonalitenin ve teknik karar süreçlerinin arkasına gizlenen yıkım, sıradanlaşarak görünmezleşir. Böylece şiddet, istisnai bir an olmaktan çıkar, idari bir prosedüre dönüşür.

Bu çerçevede mesele yalnızca bir savaş ya da güvenlik politikası değildir; uluslararası düzenin hangi yaşamları “yas tutulabilir” (grievable) kabul ettiği sorusudur. Judith Butler’ın geliştirdiği bu kavram, küresel medya ve diplomatik söylemin seçici duyarlılıklarını görünür kılar. Hangi ölümün trajedi, hangisinin istatistik olarak kayda geçtiği sorusu, modern siyasal etik açısından belirleyicidir. İktidar yalnızca yukarıdan aşağıya değil; gündelik dil, medya temsilleri ve akademik çerçeveler aracılığıyla da yeniden üretilir. Dolayısıyla Gazze bağlamında kullanılan her kavram, her çerçeveleme, hakikatin inşasında aktif rol oynar.

Siyonizm tartışmasını da indirgemeci bir düzlemden çıkararak, modern ulus-devlet mantığının güvenlik merkezli paradigması içinde değerlendirmek gerekir. Güvenlik diskurunun mutlaklaştırılması, “varoluşsal tehdit” söylemi üzerinden sürekli bir olağanüstülük hâli üretir. Bu da hukukun askıya alınmasını ve orantısız güç kullanımını meşrulaştıran bir zemin yaratır. Siyasal teoride Carl Schmitt’in egemenlik tanımında belirttiği gibi, “istisnaya karar veren” özne egemendir; ancak bu kararın sürekli hâle gelmesi, demokratik meşruiyetin erozyonuna yol açar.

Gazze, yalnızca bir bölgesel çatışma değil; çağdaş siyasal düzenin etik sınırlarını ifşa eden bir laboratuvardır. Burada ortaya çıkan soru şudur: Küresel sistem, insan hakları ve uluslararası hukuk iddialarını gerçekten evrensel ilkelere mi dayandırmaktadır, yoksa bu ilkeler jeopolitik çıkarların seçici yorumuna mı tabidir? Akademik ve entelektüel sorumluluk, bu çelişkiyi görünür kılmak; şiddetin normalleşmesine karşı eleştirel düşünceyi canlı tutmaktır.

Eğer insanlık tarihinin en karanlık yüzyıllarını — örneğin Holokost deneyimini — modernliğin kırılma anı olarak kabul ediyorsak, bugün Gazze’de yaşananları da yalnızca güncel bir “çatışma” başlığı altında değerlendirmek analitik olarak yetersiz kalır. Çünkü burada söz konusu olan, yalnızca askeri bir operasyon değil; bir nüfusun mekânsal, kültürel ve biyopolitik olarak tasfiyesine yönelen çok katmanlı bir yıkım rejimidir.

Soykırım kavramı, Raphael Lemkin tarafından, bir grubun yalnızca fiziksel varlığının değil; kültürel, dilsel ve tarihsel sürekliliğinin de hedef alınmasını içerecek şekilde formüle edilmiştir. Lemkin’in çerçevesi dikkate alındığında, yaşam alanlarının sistematik biçimde ortadan kaldırılması, eğitim kurumlarının, kültürel yapıların ve kamusal altyapının imhası; yalnızca savaşın “yan etkisi” olarak değil, kolektif varoluşu zayıflatmaya dönük bir strateji olarak analiz edilebilir.

Bir toplumun geçmişle kurduğu bağın koparılması — köklerin, mezarlıkların, arşivlerin, kamusal hafızanın silinmesi — ontolojik bir kırılma üretir. Frantz Fanon, sömürgecilik bağlamında, toprağın yalnızca ekonomik bir kaynak değil, kimliğin kurucu unsuru olduğunu vurgular. Toprağın el değiştirmesi ile toprağın yaşanamaz hâle getirilmesi arasındaki fark, burada belirleyicidir. Eğer mesele yalnızca “toprak kazanımı” olsaydı, üzerinde yaşayan nüfusun sistematik biçimde yok edilmesi ya da yaşam koşullarının sürdürülemez hâle getirilmesi rasyonel bir askeri hedef olarak açıklanamazdı.

Bu noktada yıkımın niteliği önemlidir: Tonlarca yüksek yıkım gücüne sahip mühimmatın yoğun nüfuslu alanlara yöneltilmesi, yalnızca silahlı unsurları değil; evleri, hastaneleri, okulları, yolları ve tarımsal alanları hedef alıyorsa, ortaya çıkan tablo “askeri çatışma”nın ötesinde bir altyapı ve gelecek tasfiyesidir.

Ayrıca, modern savaş hukukunun temel ilkelerinden biri olan orantılılık ve ayrım (distinction) prensipleri, sivil altyapının korunmasını zorunlu kılar. Eğer bu ilkeler sistematik biçimde ihlal ediliyorsa, bu durum yalnızca askeri değil, hukuki ve ahlaki bir çöküşe işaret eder. Hannah Arendt’in totaliter rejim analizinde belirttiği gibi, insanları “gereksiz” ya da “fazlalık” olarak konumlandıran siyasal tahayyül, en nihayetinde onları hukukun koruma alanının dışına iter.

Bu nedenle, burada söz konusu olan olgu, basit bir “toprak savaşı” kategorisine indirgenemez. Çünkü toprak savaşlarında amaç, üzerinde egemenlik kurulacak alanın sürdürülebilirliğidir. Oysa yaşam alanlarının sistematik biçimde yaşanamaz kılınması; ekolojik, kültürel ve demografik sürekliliğin ortadan kaldırılması, savaşın ötesinde bir yok oluş mantığını düşündürür.

Dünya tarihindeki “kıyamet” benzetmesi, retorik bir abartı değil; eğer kolektif varoluşun bütün boyutları — beden, mekân, hafıza, kültür ve gelecek — eşzamanlı biçimde hedef alınıyorsa, kavramsal olarak tutarlı bir niteleme olabilir. Akademik düzlemde mesele, bu süreci duygusal yoğunlukla değil; kavramsal netlikle, uluslararası hukuk, siyasal teori ve etik felsefe perspektiflerinden analiz edebilmek ve yıkımın çok boyutlu karakterini görünür kılabilmektir.

Bu yıkıcı saldırılar, insanlığı yok ederken, bereketli toprakları kurak ve bir daha hayatına devam edilemeyecek hale getirerek, bir tohumun bile yetişmesine engel olmak adına açlığa mahkum etmek, sadece insanlığın yok edilmesinden öte bir boyuta ulaşmaktadır. Soylu’nun da ifade ettiği üzere:

“Dünya tarihinde toprağı da yok edecek kadar büyük bir savaşa şahitlik etmemiştik. Öyle bir toprak düşünün ki, ektiğiniz yeşermeyecek ve size bir daha yiyecek sunamayacak kadar zararlı bir hale ulaşacak. Bu konunun üzerine yüzlerce teori ekleyebiliriz. Ya da bu topraklar, yaratılış özelliği üzerine yeniden tohum oluşturmaya güç getirse dahi, onlarca kimyasal atıkla yeşeren yiyeceklerin (domates, biber gibi) en basit özelliği, insanları zehirlemenin başka bir boyutuna ulaşmış olacak. Kimyasallar tüm organları yavaş yavaş yok edecek; kanser, sağlıksız bir beden ve hastalığın pençesinde yaşamaya mahkum edilen insanlık… Hadi insanları yok etmek adına tonlarca bombayı aralıksız olarak tüm Gazze’nin yaşam alanına boşalttınız. Ölüm binlerce bombanın arasında gelmedi. Belki de uzuvlarımı kaybettim. Yaşamaya devam ediyorum. Beni tonlarca yıkık enkazın arasında yaşama devam ederken, kaybettiğim ailemin, akrabalarımın, kimin evladı olduğumun kayıtları ya da ben kimin çocuğunu bile bilmeden yok edilen ailenin hayata devam eden kimsesiz evladıyım. Kayaların arasında su çıkaran, çiçekleri en güzel renkleriyle gücünü ispatlayan Allah’ın yarattığı kuluyum. Elimden aldığınız tüm haklarımı yok etmek adına kurulan kirli oyunların, herkesin gördüğü ama fark etmediği insanıyım.”

Yıldız Soylu tarafından dile getirilen tasvir, salt retorik bir ağıt değil; çağdaş savaş biçimlerinin çevresel, biyopolitik ve ontolojik boyutlarını açığa çıkaran yoğun bir politik iddiadır. Bu ifadeye katıldığınızı belirtirken, meseleyi yalnızca duygusal bir dayanışma çerçevesinde değil; kavramsal bir analiz düzleminde ele almak önemlidir.

Öncelikle “toprağın yok edilmesi” vurgusu, klasik savaş anlatılarının ötesine geçer. Modern savaş literatüründe altyapının hedef alınması yeni değildir; ancak tarım alanlarının, su kaynaklarının ve ekosistemin sistematik biçimde tahribi, çevresel yıkımın savaş stratejisinin parçası hâline gelmesi anlamına gelir. Bu durum, yalnızca bugünü değil, geleceği de hedef alır. Rob Nixon’ın “yavaş şiddet” (slow violence) kavramı burada açıklayıcıdır: Şiddet her zaman ani ve görünür değildir; kimyasal kalıntılar, kirlenmiş su ve verimsizleşmiş toprak aracılığıyla nesiller boyunca etkisini sürdürebilir.

Toprağın zehirlenmesi, gıdanın güvenli olmaktan çıkması ve kanser gibi hastalıkların artışı, klasik anlamda savaşın bitişiyle sona ermeyen bir biyopolitik kontrol alanı üretir. Achille Mbembe’nin nekropolitika kavramı, yalnızca ölümün değil; “yaşarken ölüme mahkûm edilmenin” siyasal düzeneklerini analiz eder. İnsanların uzuvlarını kaybetmiş, ailesini yitirmiş, kayıtları silinmiş şekilde hayatta bırakılması; yaşamın sürdürülebilirliğinin sistematik biçimde zayıflatılması anlamına gelir. Bu, öldürmenin ötesinde, varoluşu askıda tutan bir rejimdir.

Yıldız Soylu’nun ifade ettiği “kimin evladı olduğumu bilmeden yaşamak” ifadesi ise hafızanın ve soy bağının koparılması meselesine işaret eder. Hannah Arendt’e göre, insanın siyasal varlığı yalnızca biyolojik değil; kamusal alanda tanınma ve kayıt altına alınma ile mümkündür. Kimlik kayıtlarının, aile bağlarının ve kolektif hafızanın yok edilmesi, bireyi hukuki ve tarihsel süreklilikten koparır. Bu, yalnızca fiziksel değil, simgesel bir silinmedir.

“İnsanım; toprağım da yeniden yeşermesin diye kimyasallarla bulanan, her alanıma zehirlerin tohum olarak ekildiği yerde yaşamaya devam ediyorum. Elimden alınanlar arasında geçmişim var. Yasını tutamadığım geçmişim. Dedelerimin, atalarımın, köklerimin yok edildiği, mezarların yerle bir edildiği, köklerimin varlığındaki değerlerle tutunacağım, geleceğime umut olan ışığımın karanlığa büründüğü gerçekler yok edilirken seyretmekten ötesi, hissizleştirildiniz mi? Etki-tepki meselesinden çok daha ötesi bu. Tüm bağların koparıldığı, kıyametin insan gücüyle insanlara uygulandığı bu coğrafyada şahit olduklarımız sizin gördükleriniz değil mi?”

“Değerlerin tüm kavramları yok ediliyor. Yerle bir edilen, insan topluluğundan ötesi… Parçalanan bedenlerimizden koparılan uzuvlarımız, herhangi bir tıbbi güce sahip olamadan, normal bir bıçağın narkozsuz kestiği ve her an yaşanan acının tahammül edilemeyecek boyutuna ulaştığı anda, ezberimizdeki Kur’an-ı Kerim ayetinin inanç gücüne sarılarak ölmemek adına her anına şahitlik ettiğimiz ameliyat ya da tıbbi müdahalelerde yok edilmek yine insanlık değil. İnsanlık yok edilseydi, Hitler’in Yahudilere yaptığı sınırlar içerisinde sadece insanlığa uygulanan bir amaç içerisinde ilerlerdi. Tıbbi açıdan yok edilişin anlam kavramı neyi ifade edebilir? Eğitim alanlarının yok edilmesi neyi ifade eder? Ortak alanların yok edilmesi neyi ifade eder? Geçmişi yok etmek neyi ifade eder? Toprakları yok etmek neyi ifade eder?”

Gazze, çağdaş uluslararası sistem içinde yalnızca bir çatışma alanı değil; askeri teknolojinin, güvenlik doktrinlerinin ve küresel silah ticaretinin somutlaştığı bir mekân olarak da değerlendirilmelidir. Uluslararası savunma endüstrisinde “sahada denenmiş” (combat-proven) ibaresinin bir pazarlama unsuru hâline gelmiş olması, savaş alanlarının aynı zamanda teknoloji performansının test edildiği alanlara dönüştüğünü göstermektedir. Bu durum, savaşın yalnızca askeri değil; ekonomik ve teknolojik bir dolaşımın parçası olduğunu ortaya koyar. Kriz ve yıkımın sermaye birikim süreçleriyle kesiştiği bu yapı, felaketin piyasalaştırılması olarak tanımlanabilecek bir politik ekonomi üretmektedir.

Bu çerçevede mesele, salt bir kimlik çatışması ya da iki taraflı bir toprak ihtilafı olarak okunamaz. Çatışmayı yalnızca etnik veya dinsel referanslara indirgemek, yapısal güç ilişkilerini görünmez kılar. Burada söz konusu olan, egemenlik, güvenlik ve nüfus yönetimi ekseninde işleyen daha geniş bir iktidar mantığıdır. Modern devletin güvenlik söylemi, “varoluşsal tehdit” çerçevesi üzerinden olağanüstü tedbirleri sürekli hâle getirebilir. Olağanüstülüğün süreklileşmesi ise hukukun askıya alındığı, normların istisnaya dönüştüğü bir yönetim biçimi üretir.

Gazze bağlamında dikkat çeken bir diğer husus, yıkımın yalnızca askeri hedeflerle sınırlı kalmamasıdır. Altyapının, eğitim kurumlarının, sağlık sisteminin, tarım alanlarının ve kültürel mekânların tahribi; toplumsal sürekliliği zayıflatan çok katmanlı bir tasfiye biçimine işaret eder. Bu tür bir yıkım, yalnızca bugünü değil, geleceği de hedef alır. Nüfusun yaşam kapasitesinin azaltılması, ekonomik bağımlılığın derinleştirilmesi ve kamusal hafızanın silinmesi, savaşın ötesinde bir toplumsal çözülme üretir.

Silah teknolojilerinin gerçek savaş koşullarında test edilmesi ve bunun küresel dolaşıma sokulması, askeri-endüstriyel kompleksin işleyişine dair eleştirel literatürü güçlendiren bir olgudur. Savaş, bu bağlamda yalnızca güvenlik pratiği değil; aynı zamanda ekonomik ve teknolojik rekabet alanıdır. Bu durum, insan hakları söyleminin evrensellik iddiası ile jeopolitik çıkarların belirleyiciliği arasındaki çelişkiyi görünür kılar.

Ayrıca yaşanan sürecin yalnızca fiziksel yıkım değil; kimlik, hafıza ve tarihsel bağların koparılması üzerinden ilerlediği görülmektedir. Kayıt sistemlerinin, aile bağlarının ve kamusal arşivlerin ortadan kaldırılması, bireyleri hukuki ve tarihsel süreklilikten koparır. Bu, toplumsal varoluşun simgesel boyutuna yönelik bir müdahaledir. Böyle bir durumda, mesele yalnızca yaşam hakkının ihlali değil; kolektif varoluşun temellerinin aşındırılmasıdır.

Dolayısıyla burada tanık olunan olgu, dar anlamda bir savaş tanımının ötesine geçmektedir. Bu, demografik, ekonomik, kültürel ve ekolojik boyutları olan, süreklileşmiş bir istisna rejimidir. İnsan hakları söylemi içinde basit kategorilere indirgenmeye çalışılan bu tablo, gerçekte modern egemenlik pratiklerinin en radikal tezahürlerinden birini temsil etmektedir.

Bu değerlendirme, duygusal bir tepkinin değil; siyasal teori, uluslararası hukuk ve politik ekonomi perspektiflerinden yapılmış bir analiz çağrısının ifadesidir. Gazze üzerine düşünmek, yalnızca belirli bir coğrafyayı değil; çağdaş dünyanın güç, güvenlik ve sermaye ilişkilerinin nasıl işlediğini sorgulamaktır. Yazılanlar, bu geniş çerçevenin yalnızca birkaç başlığına temas eden sınırlı bir giriş niteliğindedir.

YILDIZ SOYLU – GÜLÇİN SAĞIR

İnsan Hakları Aktivistleri

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir