
Normal olan şey, çoğu zaman en fazla can yakan olandır. Çünkü ona itiraz edilmez. Kimse durup bakmaz, kimse “bu doğru mu?” diye sormaz. Şiddet her zaman bağırmaz; iz bırakmaz, haber olmaz. Günlük hayatın içine sessizce yerleşir. Dilde, bakışta, suskunlukta kendine yer bulur. Ve insan, farkına varmadan ona alışır.
Oysa alışmak, insanın kendine attığı en sessiz imzadır. Bir cümleye, bir davranışa, bir haksızlığa… İlk başta içimizi acıtan şey, zamanla “böyledir”e dönüşür. Normalleşir. Tam da bu noktada şiddet görevini tamamlamıştır; artık görünmezdir. Çünkü görünmeyen şeyle mücadele edilmez.
Toplum da bu görünmezliği ustalıkla besler. Şiddeti çoğu zaman suç olarak değil, düzen olarak sunar. Çalışma adı altında sömürü, terbiye adı altında bastırma, gelenek adı altında incitme… Hepsi makul gerekçelerle paketlenir. İnsan, kendisine zarar veren şeyle kavga etmek yerine, onunla yaşamayı öğrenir. Çünkü karşı çıkmak, yalnız kalmayı göze almayı gerektirir.
Bu yüzden en tehlikeli şiddet, insanın kendini suçlu hissettiği şiddettir. “Abartıyorum belki”, “herkes böyle yaşıyor”, “daha kötüsü var” cümleleriyle kişi, yaşadığı incinmeyi küçültür. Normal olan, böylece kutsanır. Şiddet artık failini bile saklamaz; toplumun ortak dili hâline gelir.
Normal olanın şiddeti, insana kendini yalnız hissettirir.
Çünkü yaşanan şey kişisel bir sorun gibi gösterilir. Sistem görünmez kılınır, yük bireyin omzuna bırakılır. İnsan, “demek ki sorun bende” diye düşünür. Şiddet derinleşir; artık insan, kendine karşı da acımasızdır.
Belki de bu yüzden en zor direniş, bağırarak değil, fark ederek başlar.
Normal denilen şeyin karşısında durmak, yüksek sesle konuşmayı değil; net bir bilinci gerektirir. İnsan, alıştığını sorguladığı anda yalnızlaşır. Ama aynı anda kendine yaklaşır.
Bana göre özgürlük, büyük kırılmalarda değil;
“Bu normal değil” diyebildiğimiz küçük anlarda başlar.
Yazan : Reyhan Caner Ahmadi

