Füruğ Ferruhzad 5 Ocak 1935 Doğum Günü

Füruğ Ferruhzad, 5 Ocak 1935’te başlayan hayatıyla İran edebiyatında yalnızca yeni bir şiir dili kurmadı, yerleşik ahlakın, erkek merkezli estetiğin ve suskunluğun duvarlarını da yerle bir etti.
Şiiri, aşkı romantize eden bir sığınak değil; bedeni, arzuyu ve varoluşu doğrudan konuşan cesur bir düşünce alanıydı ve bu nedenle yaşadığı dönemde olduğu kadar bugün de rahatsız edici olmaya devam ediyor.
Füruğ Ferruhzad, modern İran şiirinin en kalıcı kırılma anlarından biri olarak okunuyor.
Yazdıklarıyla yalnızca bir kuşağın değil, ardıllarının da sesini özgürleştiren Füruğ, şiiri kişisel bir itiraf olmaktan çıkarıp etik bir yüzleşmeye dönüştürdü.
Bugün onun şiirini yeniden okumak, bir şairi anmaktan çok, cesaretin, bedel ödemenin ve hakikati söyleme ısrarının hâlâ ne kadar güncel olduğunu hatırlamak anlamına geliyor.

5 Ocak, yalnızca bir doğum tarihi değildir; İran edebiyatının vicdanının dünyaya düştüğü gündür. 1935’te doğan Füruğ Ferruhzad, yalnızca bir şair değil, bir kırılma anı, bir estetik başkaldırı, bir düşünsel sarsıntıdır. Gazete Uğur adına bu satırları yazarken, bir biyografi kaleme almaktan ziyade, bir iz sürüyoruz: kelimelerin bedene, bedenin hayata, hayatın isyana dönüştüğü o eşsiz çizgiyi.

Füruğ, erkek sesinin hâkim olduğu bir edebiyat coğrafyasında kadın sesini değil, insanın çıplak sesini yükseltti. Onu “kadın şair” etiketiyle sınırlamak, düşünsel olarak tembelliğin adıdır. Çünkü o, aşkı yazarken bedeni; bedeni yazarken özgürlüğü; özgürlüğü yazarken ölümü çağırdı. Şiiri, itaat etmeyen bir bilinç biçimiydi.

Henüz genç yaşta yaptığı evlilik, ardından gelen boşanma ve oğlundan koparılışı, İran toplumunun kadına biçtiği rolün sert bir özeti gibidir. Ama Füruğ’un farkı şuradaydı: Yaşadıklarını saklamadı, estetize etti. Acıyı gizlemedi, onu şiirin merkezine yerleştirdi. “Günah” adlı şiirinde yazdığı şu dizeler, bir dönemin ahlaki kodlarını paramparça etti:

“Ben günah işledim, zevk dolu bir günah
Sıcak ve ateşli kucaklarda…”

Bu dizeler yayımlandığında yalnızca bir şiir konuşulmadı; kadının arzusu, bedeni ve sesi tartışmaya açıldı. İran edebiyatında daha önce yapılmamış bir şeydi bu. Füruğ, şiiriyle şunu söyledi: Kadın, anlatılan değil; anlatandır.

Onun şiiri, romantik bir lirizmle sınırlı kalmadı. Zamanla derinleşti, sertleşti, düşünceyle yoğruldu. “Bir Başka Doğuş” kitabı, yalnızca Füruğ’un değil, modern Fars şiirinin de yeniden doğuşudur. Orada artık yalnızca aşk değil, varoluş vardır. Yalnızca bireysel acı değil, insanın evrendeki kırılganlığı konuşur.

“Bütün varlığım karanlık bir ayettir
Seni bu çiçeklenişin sonsuz şafağına götürecek.”

Bu dizelerde metafizik bir titreşim vardır. Füruğ, şiiriyle Tanrı’yla, kaderle, ölümle konuşur. Ne kör bir isyan ne de teslimiyet… Sorgulayan, açık, dürüst bir bilinç. Bu yüzden onu yalnızca edebi bir figür değil, düşünsel bir eşik olarak okumak gerekir.

Füruğ’un sinemaya yönelmesi tesadüf değildir. Şiir, ona yetmemeye başlamıştı. Görmek istiyordu. Göstermek istiyordu. 1962’de çektiği “Kara Ev” (Khaneh Siah Ast) belgeseli, İran sinema tarihinde bir vicdan belgesidir. Cüzzamlıların yaşadığı bir koloniyi anlatırken, aslında toplumun dışladığı her şeyi kadraja aldı. Film boyunca duyulan ses, yalnızca anlatıcı değil; şiirin kendisidir.

Filmde geçen şu sözler, onun sanat anlayışını özetler:

“Dünya çirkinlikle dolu olabilir ama güzellik de vardır.”

Bu cümle, bir sanat manifestosudur. Füruğ, güzelliği inkâr etmeyen ama çirkinliği de gizlemeyen bir estetik anlayış kurdu. Bu yüzden hem edebiyatta hem sinemada rahatsız edici ama vazgeçilmezdir.

Onu tanıyanlar, zekâsının keskinliğini ve disiplinini sıkça vurgular. Dönemin önemli entelektüellerinden Ebrahim Golestan, onun için şunu söyler:

“Füruğ, yalnızca yetenekli değildi; ne yaptığını bilen nadir insanlardandı.”

Bu ifade, romantize edilmiş bir şair imgesinin ötesine geçer. Füruğ, bilinçliydi. Ne yazdığını, neyi yıktığını, neyi kurduğunu biliyordu. Batı edebiyatını yakından takip ediyor; sinema, resim ve felsefeyle besleniyordu. Modernizmi taklit etmedi, yerelleştirdi.

Ölümü, yaşamı kadar sarsıcı oldu. 1967’de, henüz 32 yaşındayken geçirdiği trafik kazası, İran entelektüel dünyasında bir boşluk yarattı. Ama bazı insanlar erken ölmez; erken tamamlanır. Füruğ’un ardında bıraktığı etki, yaşından çok daha büyüktür.

Şair Ahmad Şamlu, onun ardından şunları yazar:

“O, şiiriyle kadınlığın kaderini değiştirdi.”

Bu cümle iddialıdır ama doğrudur. Füruğ’dan sonra İran’da hiçbir kadın şair, onun açtığı yolu görmezden gelemedi. Ama bu yol kolay değildi. Bedeli vardı. Yalnızlık vardı. Dışlanma vardı. Füruğ, bunu bile bile yürüdü.

Şiirlerinde sıkça tekrar eden ölüm teması, bir karamsarlık değil; farkındalıktır. Ölüm, onun için bir son değil, hayatın sert öğretmenidir. Yaşamı ciddiye almasının nedeni de budur. Sahici olmanın bedelini bilir.

“Ve ben biliyorum
Bir gün, belki çok uzak olmayan bir gün
Bir pencerenin önünde durup
Bu soğuk ellerimi güneşe uzatacağım.”

Bu dizelerde umut vardır ama naif değildir. Füruğ’un umudu, acıyla sınanmış bir umuttur. O yüzden inandırıcıdır.

Bugün, 5 Ocak’ta, Füruğ Ferruhzad’ın doğum gününü anarken bir nostalji yapmıyoruz. Bir mirası hatırlıyoruz. Edebiyatın, düşüncenin, sanatın ancak cesaretle ilerleyebileceğini hatırlıyoruz. Onun şiiri, hâlâ rahatsız ediyorsa, hâlâ tartışılıyorsa, hâlâ yasaklanmak isteniyorsa, bu onun yenilmediğinin kanıtıdır.

Gazete Uğur olarak, Füruğ Ferruhzad’ı anmak, bir kültürel görev değil yalnızca; etik bir duruştur. Çünkü bazı isimler, takvim yapraklarında değil, bilincimizde yaşar. Füruğ, kelimeleriyle bize şunu fısıldamaya devam ediyor:


İtaat kolaydır, ama şiir cesaret ister.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir