Sümer Mitolojisi

“…İnanna’nın yeraltına inişi bir mit değil; gücün kendisiyle yüzleşmek zorunda kaldığı kadim bir uyarıdır.

Bu anlatı tanrıçayı yüceltmez; iktidarın nasıl çöktüğünü ve bu çöküşten hangi bilincin doğduğunu gösterir.

Sümer mitolojisi teselli sunmaz; teşhis koyar. İnanna bu teşhisin merkezindedir.

Güç, sorgulanmadığında çürür; İnanna bu çürümenin mitolojik kaydını tutar.

Yeraltı bir cehennem değil, hakikatin çıplak hâlidir; İnanna oraya isteyerek iner.

Bu metin bir tanrıçayı anlatmıyor; insanın iktidar, kimlik ve dönüşümle kurduğu kadim sözleşmeyi yeniden okuyor...”

Açık konuşayım: İnanna hakkında yazmak, bir mitolojik figürü anlatmak değildir; insanın iktidarla, arzuyla, ölümle ve dönüşümle kurduğu kadim sözleşmeyi yeniden okumaktır. GazeteUs için bu metni kaleme alırken amacım “tanrıça”yı tanıtmak değil; tanrısallık iddiasının nasıl çöktüğünü ve bu çöküşten nasıl bir bilinç doğduğunu göstermek. Çünkü İnanna, insanlık tarihinin en eski yazılı mitolojilerinden birinde, bize hâlâ rahatsız edici bir hakikat söyler: Güç, sorgulanmadığında çürür; sorgulandığında ise kanar.

Sümerler dünyayı masumca anlatmaz. Onların mitolojisi bir teselli anlatısı değildir; bir teşhis metnidir. İnanna bu teşhisin merkezindedir. Aşkın, bereketin, savaşın ve iktidarın tanrıçası olarak tanımlanması, bir yüceltme değildir. Tam tersine, bu çokluk, gücün parçalanamaz doğasını anlatır. Sümer zihniyeti bilir ki arzu ile iktidar, sevgi ile yıkım, doğurganlık ile ölüm aynı kaynaktan beslenir. İnanna bu kaynağın kişileşmiş hâlidir. Onu romantize eden modern okuma, mitin sertliğini kaçırır. İnanna güzel değildir; İnanna tehlikelidir.

Mitolojideki en sarsıcı anlatılardan biri olan “İnanna’nın Yeraltına İnişi”, aslında tanrısal bir yolculuk değil, iktidarın iç denetim sürecidir. İnanna yeraltına inerken kimse onu zorlamaz. Kendi iradesiyle iner. Bu nokta kritiktir. Çünkü burada anlatılan şey kader değil, bilinçli bir yüzleşme kararıdır. Yeraltı, Sümer mitolojisinde bir cehennem değildir; ahlâkın askıya alındığı, eşitliğin zorla tesis edildiği bir ontolojik düzlemdir. Orada ne erdemin ayrıcalığı vardır ne de suçun istisnası. Herkes aynıdır. Bu nedenle yeraltı, hakikatin çıplak hâlidir.

İnanna’nın yedi kapıdan geçerken her kapıda bir simgesini bırakması, ritüel bir ayrıntı değil, benliğin sistematik çözülüşüdür. Taç, asa, mücevher, giysi… Bunlar sadece süs değil; meşruiyet, otorite, arzu ve toplumsal kimliktir. Her kapıda bir tanesini bırakmak, felsefi olarak şunu söyler: İktidar, kendi simgeleri olmadan hayatta kalabilir mi? İnanna yeraltına vardığında artık tanrıça değildir; sadece var olandır. Ve tam bu noktada yargılanır, öldürülür ve cesedi asılı bırakılır. Mit burada acımasızdır. Hiçbir yumuşatma yoktur. Çünkü kadim bilinç şunu bilir: Kendinle gerçekten yüzleştiğinde, eski hâlin hayatta kalamaz.

Bu ölüm üç gün üç gece sürer. Bu süre, ne rastlantısaldır ne de sembolik bir süs. Bu, liminal zamandır; arada kalmışlığın, askıya alınmış varoluşun süresidir. Ne tam ölü, ne tam diri. Modern felsefede bu durumu Martin Heidegger’in “hiçlik” kavramıyla birlikte düşünmek mümkündür. Heidegger şöyle der: “Hiçlik, varlığı açığa çıkarır.” Bu cümle İnanna mitini birebir karşılar. Yeraltındaki hiçlik, İnanna’nın kim olduğunu değil, kim olmadığını gösterir. Ve bazen insanın bilmesi gereken tek şey budur.

Yeraltının kraliçesi Ereshkigal, mitin en yanlış anlaşılan figürüdür. O şeytan değildir. Kötücül bir karşıt da değildir. O, bastırılanın hükümranıdır. İnanna yukarıda ışığın, görünürlüğün, arzunun tanrıçasıyken; Ereshkigal karanlığın, görünmeyenin ve acının egemenidir. Bu iki figür arasındaki gerilim, iyi ile kötü arasındaki bir savaş değildir. Bu, bilinç ile gölge arasındaki zorunlu çatışmadır. Carl Gustav Jung’un şu sözü burada tam yerine oturur: “İnsan gölgesiyle yüzleşmeden bütün olamaz.” İnanna, yeraltına indiğinde gölgesiyle yüzleşir ve bu yüzden ölür. Ama bu ölüm, yok oluş değildir; yeniden yapılanmanın bedelidir.

İnanna’nın geri dönüşü ise modern anlatıların sevdiği türden bir zafer değildir. Kimse alkışlamaz. Kimse her şeyin eskisi gibi olacağını söylemez. Çünkü olmaz. Yeraltından dönen biri, aynı kişi değildir. İnanna’nın geri dönebilmesi için yerine birini bırakması gerekir. Bu kişi Dumuzi’dir; yani eski düzenin, alışılmış iktidarın temsilcisi. Mit burada çok nettir: Dönüşüm, mutlaka bir kayıp ister. Eski konfor, eski masumiyet, eski ayrıcalıklar… Bir şey gider. Gitmek zorundadır. Aksi hâlde dönüşüm sahte olur.

Bu mitin felsefi değeri tam da buradadır. İnanna bize şunu öğretir: Yükselmek isteyen, önce inmeyi göze almalıdır. Modern insan ise tam tersini yapar. Sürekli yükselmek ister ama inmeyi reddeder. Kendisiyle yüzleşmeden güç talep eder. Bedel ödemeden dönüşmek ister. Bu yüzden çağımız, İnanna’sız bir çağdır; yani yeraltını inkâr eden bir bilinç çağdır. Ve bu inkâr, ruhsal bir çürüme üretir.

Friedrich Nietzsche’nin şu sert cümlesi, İnanna mitinin modern yankısı gibidir: “Uçuruma uzun süre bakan, sonunda uçurumun da kendisine baktığını görür.” İnanna uçuruma bakmakla yetinmez; uçurumun içine girer. Ve bu yüzden değişir. Nietzsche’nin güç eleştirisiyle İnanna’nın iktidar çözülmesi arasında derin bir akrabalık vardır. İkisi de şunu söyler: Güç, sınanmadığında tiranlığa dönüşür.

Bu metni GazeteUs için kaleme alırken şunu özellikle vurgulamak istiyorum: İnanna bir mitolojik süs değildir. O, bugün hâlâ geçerli bir varoluş protokolüdür. Kurumlar için, bireyler için, toplumlar için… Gücün olduğu her yerde İnanna’nın sorusu geçerlidir: “Yeraltına inmeye cesaretin var mı?” Eğer yoksa, sahip olduğun şey güç değil; sadece gürültüdür.

Sevgili dostlar, bu metni şiirsel bir iddia ile değil, çıplak bir hakikatle bitirmek istiyorum:
Yeraltını tanımayan hiçbir bilinç, yukarıda olduğunu sanmasın.
İnanna bunu binlerce yıl önce söyledi. Biz hâlâ duymamakta ısrar ediyoruz…

Duyabilecek kulaklar, görebilecek gözler ve hissedebilecek bir ruha sahip olmak ümidiyle…

Yazan : H. ibrahim AĞKAVAK

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir