“İnsan yeniden doğmaz, doğumun bitmemiş hâlidir zaten. Her uyanış, her fark ediş, her kayıp yeniden doğuşun başka bir biçimidir.”

Yorgos Lanthimos’un Poor Things (Zavallılar) filmi, sinemada nadiren rastladığımız bir şekilde, insanın hem doğasına hem doğa dışılığına aynı anda bakıyor. Görkemli bir Viktorya atmosferinde başlayan film, yalnızca bir dönemi değil, insanın kendi iç karanlığını, özgürleşme sancısını, bilincin evrimini ve bedenin kaderini anlatıyor. Bilim ile ahlakın, deney ile duygunun, yaratan ile yaratılanın sınırlarını silikleştiren bu hikâye, bir kadının yeniden doğuşu üzerinden insan olmanın bütün çelişkilerini önümüze koyuyor.

Bella Baxter, filmin merkezinde yer alan varlık. Ölmüş bir kadının bedenine, bir fetüsün beyni yerleştirilir ve bu bilimsel deneyle yeniden hayata döndürülür. Başlangıçta bir çocuk bilinciyle var olan Bella, dünyayı adım adım, arzuları, hazları, korkuları ve düşünceleriyle yeniden öğrenir. Bu öğrenme süreci, bir insanın yeniden doğuşu değil yalnızca; insanlığın bütün trajik deneyiminin yeniden yaşanışıdır. Onun gözünden dünya, bir çocuk için olduğu kadar yeni, bir yetişkin için olduğu kadar korkutucudur. Ve film, bu keşif sürecini felsefi bir laboratuvara dönüştürür: bilinç, beden ve özgürlük arasında gidip gelen bir deney alanı.

Bu yönüyle Zavallılar, yalnızca bir feminist alegori ya da bilimkurgu anlatısı değildir; aynı zamanda insanın kendini anlamaya çalıştığı bir varoluş laboratuvarıdır. Bella’nın dünyaya dair deneyimleri, aslında her insanın kendi varoluşunu ilk kez fark ettiği o sarsıcı anlara benzer: “Ben kimim?” sorusu kadar, “Ben ne kadar özgürüm?” sorusu da film boyunca yankılanır. Dr. Godwin Baxter, onu korur, şekillendirir, hatta yeniden yaratır; ama bu yaratış, bir doğum değil, bir kısıtlamadır. Bella, bu kısıtlı alanda büyür, arzularını keşfeder, sonra kaçar. Kaçışı bir isyandır ama aynı zamanda bir meraktır. İnsanın bilinci de böyledir: önce verileni kabullenir, sonra onu sorgular, sonra da yıkar.

Filmdeki bilim insanı figürü, bir yaratıcı tanrıyı çağrıştırır; ancak bu Tanrı, kusurludur. Tanrısallık iddiasındaki bilim, hem hayat verir hem sınırlar. Godwin Baxter, “kızını” sevdiğini söyler ama bu sevgi, denetimle iç içedir. Onun sevgisi bir sahiplenme biçimidir; Bella ise sahip olunamaz bir varlığa dönüşür. Çünkü o, artık yalnızca bir beden değildir; kendi bilincinin doğum sancılarını yaşayan bir varlıktır. Burada film, felsefi anlamda bir “özneleşme süreci”ni anlatır. Sartre’ın “varoluş özden önce gelir” sözü, Bella’nın varlığıyla somutlaşır. O, önce var olur, sonra kendini tanımlar, sonra da tanımlarını yıkar.

Bu süreç aynı zamanda bir etik sorudur. Bilimin sınırları nerede başlar, nerede biter? Bir insanı yeniden yaratmak, gerçekten onu “kurtarmak” mıdır yoksa “dönüştürmek” midir? Lanthimos’un sinemasında bu sorular genellikle rahatsız edici biçimde açıkta bırakılır. Seyirciye cevap verilmez, yalnızca aynalar uzatılır. Zavallılar da tam olarak bunu yapar: seyircinin kendi etik konfor alanını bozar. Bella’nın masumiyeti ile cinselliği, naifliği ile özgürlüğü arasında kurulan gerilim, bizi rahatsız eder çünkü film boyunca “doğru” bir yer yoktur. Tıpkı insan bilinci gibi, film de belirsizlikten beslenir.

Bella’nın cinselliği, filmde en çok tartışılan temalardan biridir. Ancak film, cinselliği bir teşhir değil, bir bilinç uyanışı olarak kullanır. Bella, bedenini keşfederken aslında varoluşunu da keşfeder. Onun için arzu, yalnızca haz değildir; kendini ve dünyayı anlamanın bir yoludur. Bu yönüyle film, cinselliği özgürleşme metaforu haline getirir. Patriyarkal toplumun ahlak sınırlarını, bedeni kontrol altına alma arzusunu alaya alır. Bella’nın deneyimleri, kadının bedeninin erkek aklı tarafından şekillendirilmeye çalışıldığı tarih boyunca süren baskıya bir cevaptır. Bella, sonunda kendi bedeni üzerinde tam bir hâkimiyet kurar; ama bu hâkimiyet, bir güç gösterisi değil, bir bilgelik hâlidir.

Bu bilgelik, öğrenmenin içinden gelir. Film boyunca Bella’nın dili, yürüyüşü, düşünceleri değişir. Her aşamada farklı bir “Ben” inşa eder. Başta bebekçe bir merakla başlayan yolculuk, zamanla bilinçli bir başkaldırıya dönüşür. Bu başkaldırı, yalnızca bilim insanına değil, topluma, ahlaka, dine ve geleneklere yöneliktir. Bella’nın özgürleşmesi, modern insanın zincirlerini kırma arzusunu temsil eder. Fakat Lanthimos’un anlatısı hiçbir zaman romantik değildir; özgürlük kolay kazanılmaz, kazanınca da huzur getirmez. Bella’nın özgürleşmesi, aynı zamanda bir yalnızlaşmadır. Çünkü özgürlük, koruyucu duvarların yıkılmasıyla gelir; duvarlar yıkıldığında insan yalnızca dünyayla değil, kendi karanlığıyla da yüzleşir.

Filmin görsel dili, bu içsel yolculuğu yansıtan güçlü bir bilinç atmosferi yaratır. Siyah-beyazdan renge geçişler, Bella’nın bilinç evriminin simgesidir. Başlangıçta sınırlı, steril, deneysel bir dünyanın içinde siyah-beyaz tonlarda sıkışmışken; dünya keşfiyle birlikte renkler açılır, tonlar derinleşir, gerçeklik katman kazanır. Bu geçişler, psiko-sinematik bir bilinç halini temsil eder: renk, bilincin uyanışı; ışık, deneyimin genişlemesidir. Lanthimos’un mizanseni, her kareyi bir tabloya dönüştürür ama bu estetik güzelliğin içinde sürekli bir rahatsızlık dolaşır. Her şey muhteşemdir ama aynı zamanda tuhaftır. Tıpkı insan zihni gibi: düzen içinde kaos, güzellik içinde korku, anlam içinde belirsizlik barındırır.

Bu noktada film, Freud’un “tekinsiz” (das Unheimliche) kavramını anımsatır. Tanıdık olan şeyin tuhaflaşması, güvenli olanın rahatsız edici bir hâl alması. Bella’nın dünyası böyledir: çocukça bir merakla yaklaşır ama her şeyin ardında bir karanlık sezilir. Bu karanlık, hem insanın içindedir hem toplumun yapısında. Bilim, ahlak, aile, din, hepsi kendi iktidar biçimleriyle Bella’yı şekillendirmek ister. Fakat Bella’nın “ruh çocuğu” bu şekle sığmaz. O, bir kez düşünmeye başlamıştır. Ve düşünen varlık, artık geri dönemez.

Lanthimos’un karakterleri genellikle bir sistemin içine doğar ama o sistemi anlamaya başladıklarında trajedi başlar. The Lobster’da aşk sistematikleştirilmişti; The Killing of a Sacred Deer’da suç ve kefaret; Dogtooth’ta aile. Zavallılar ise tüm bunların toplamı gibidir: özgürleşme arzusu ve sistemin yarattığı tutsaklık arasındaki en radikal çelişkiyi Bella’nın bedeninde somutlaştırır. Bu nedenle film, yalnızca bir hikâye değil, bir bilinç deneyi gibidir. Bella’yı izlerken biz de kendi bilincimizin sınırlarını yoklarız. Onun çocukluğunu, merakını, korkusunu, isyanını hissederiz. Çünkü her insan, kendi doğumunun ve yeniden doğumunun tanığıdır.

Filmin duygusal çekirdeğinde aslında bir soru yatar: İnsan ne kadar yeniden yaratılabilir? Eğer beyin değiştirilebilir, beden onarılabilir, hafıza silinebilir, ahlak yeniden biçimlendirilebilirse — insan dediğimiz şeyin özü nerede kalır? Bu sorunun yanıtını film vermez, veremez. Çünkü yanıt, izleyicide gizlidir. Lanthimos, seyircisini ahlaki ve felsefi bir eşiğe getirir: eğer Bella’yı anlamaya çalışıyorsak, aslında kendimizi anlamaya çalışıyoruzdur. Bu, sinemanın en eski işlevlerinden biridir: aynaya bakmak. Ancak bu aynada görülen yüz, çoğu zaman huzur değil, sarsıntı getirir.

Bella’nın dünyayı keşfetme biçimi, her izleyiciye kendi öğrenme sürecini hatırlatır. Her şeyin yeni olduğu bir zaman vardı: dokunmak, sevmek, acımak, anlamak. Zamanla bu duyguların üzeri tozlanır, alışkanlığa dönüşür. Zavallılar, bu alışkanlığı kırar; dünyaya bir çocuk gözünden, bir filozof merakından bakmamızı sağlar. Bu nedenle film, psiko-felsefi bir metin olarak insanın öğrenme biçimlerine dair bir alegoridir. Her deneyim, bir bilgiye, her bilgi, bir kayba dönüşür. Bella öğrenirken kaybeder: masumiyetini, bağımlılığını, belki de huzurunu. Ama insanın büyümesi de budur — masumiyetin yerine bilgelik geçer, huzurun yerine farkındalık.

Filmin sonunda Bella, kendi yolunu seçer. Artık ne bir deneyin parçasıdır ne de birinin himayesinde. Kendi bilincinin efendisi olur. Bu an, yalnızca bir kurtuluş değil, aynı zamanda bir yüklenmedir: özgürlükle gelen sorumluluk. Nietzsche’nin “insan köprüdür, amaç değil” sözü bu noktada yankılanır. Bella artık bir köprüdür — geçmiş ile gelecek, beden ile bilinç, bilim ile duygu arasında bir geçiştir. Film, bu köprüyü geçmeye cesaret edenler için bir metafor hâline gelir.

Zavallılar, bizi rahatsız eden bir güzelliğe sahip. Çünkü insanın doğasına ayna tutarken, onun kusurlarını da parlatıyor. Bilinç ne kadar gelişirse gelişsin, içimizdeki çocuk, korkak, arzulayan, öğrenen varlık hiçbir zaman tamamen kaybolmuyor. Lanthimos, o çocuğun gözünden dünyaya bakmamızı istiyor — ama bir yetişkinin bilinciyle. Bu ikilik, filmi yalnızca izlenir değil, yaşanır kılıyor.

Zavallılar, bir yeniden doğuş hikâyesi değil, doğumun bitmeyen süreci hakkında bir film. İnsan, her deneyiminde yeniden doğar; her kayıpta biraz daha farkına varır. Bella’nın yolculuğu, bizim kendi bilincimizin de yolculuğu olur. Bilim, ahlak, toplum, aşk… Hepsi birer sınav. Ve belki de film bize şunu fısıldar: İnsan, ancak kendi sınırlarını kırdığında gerçekten doğar.

Bu nedenle Zavallılar, yalnızca bir film değil, bir yüzleşmedir. Kendi içimizdeki yaratıcıyı, kurbanı, deneyi, çocuğu, kadını, filozofu görmemize neden olur. Bella Baxter’ın gözlerinden dünyaya bakarken, aslında kendimize bakarız. Ve belki de sonunda şunu fark ederiz: Hepimiz, biraz Bella’yız. Yeniden doğmaya, yeniden düşünmeye, yeniden hissetmeye mecburuz. Çünkü insan olmak, hiç bitmeyen bir doğumdur.

GazeteUs Sinema Servisi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir