Normal İnsanlar: Karakterlerin Gölgesinde “Normal”in Sorgusu

Sally Rooney’nin Normal İnsanlar romanı, günümüz edebiyatının en çok tartışılan eserlerinden biri olmayı hak ediyor. Basit bir aşk hikâyesinin ötesinde, sınıfsal farkların, toplumsal normların, görünmez yaraların ve ruhsal çelişkilerin izini süren derinlikli bir anlatı… Rooney, iki gencin hayatına odaklanarak aslında hepimizin üzerine düşünmesi gereken bir soru bırakıyor: “Normal insanlar” diye bir şey gerçekten var mı?

Bu soruyu yanıtlamak için romanın merkezine yerleştirdiği karakterlerin dünyasına yakından bakmamız gerekiyor. Çünkü Rooney’nin karakterleri, yalnızca bireysel varoluşların değil, toplumsal yapının da aynası. Her biri kırılgan, her biri yaralı, her biri çelişkilerle dolu. Tam da bu yüzden “normal” kavramı roman boyunca sorgulanır ve aslında toplumun bize öğrettiği bir yanılsama olduğu açığa çıkar.


Marianne, romanın en çarpıcı karakteridir. Zengin ama sevgisiz bir ailede büyür. Annesinin soğukluğu ve abisinin şiddeti, onda kalıcı bir iz bırakır. Kendisine sevilmeye layık olmadığını fısıldayan bu iç ses, onun tüm ilişkilerini şekillendirir. Rooney, Marianne’in bu ruh hâlini şu satırlarla betimler:

“Hiç kimsenin onu gerçekten sevemeyeceğine inanıyordu. İnsanların yanında var olması bile bir tür lütuftu sanki.”

Psikanalitik açıdan bu, Freud’un “tekrarlama zorlantısı”na benzer: çocuklukta yaşanan travmalar, yetişkinlikte farklı kılıklarda yeniden sahneye çıkar. Marianne’in toksik ilişkilerde sürekli kendini küçülten tavrı, bu zorlantının açık bir yansımasıdır.

Felsefi düzlemdeyse Marianne’in hikâyesi Sartre’ın özgürlük anlayışıyla ilişkilendirilebilir. Sartre’a göre insan, özünü seçimleriyle yaratır. Marianne, toplumun onu “tuhaf” görmesine rağmen kendi özgürlüğünü arar. Lisede dışlanır, üniversitede entelektüel çevrelerde kabul görür; ama bu özgürlük arayışı aynı zamanda onu kaygının kıyısına sürükler. Çünkü özgür olmak, aynı zamanda uçurumun kenarında durmak gibidir.


Connell, Marianne’in tam karşıtı gibi görünür. O, taşradan gelen işçi sınıfı kökenli bir gençtir. Lisede popülerdir; futbol oynar, herkes tarafından sevilir. Ancak üniversiteye girdiğinde bu popülerlik birden yok olur ve yerini derin bir yabancılaşma duygusu alır.

Rooney bu kırılmayı şöyle dile getirir:

“Herkes sanki bir şifreyi biliyordu, ama o bilmiyordu. Sanki kendisine ait olmayan bir yerde duruyordu.”

Connell’in yaşadığı bu durum, Bourdieu’nün “kültürel sermaye” kavramını hatırlatır. Eğitim, kültür ve toplumsal çevre, bireyin görünmez sınırlarını çizer. Connell, üniversitede kültürel kodların eksikliğini derinden hisseder ve bu onu sürekli geri çeker.

Psikolojik açıdan Connell’in kırılganlığı, kaygılı bağlanma biçimiyle açıklanabilir. Sevgiye ihtiyaç duyar ama bu ihtiyacı ifade etmekte zorlanır. Marianne’e duyduğu derin bağlılığı bile çoğu zaman saklar. Bu içsel çatışma, zamanla onu depresyonun eşiğine sürükler. Rooney, Connell’in üniversite yıllarında yaşadığı depresyonu gerçekçi bir dille anlatır:

“Sabahları yataktan kalkmak için hiçbir neden bulamıyordu. İnsanların onu unutup gideceğini, kendisinin de iz bırakmadan kaybolacağını düşünüyordu.”

Heidegger’in “das Man” kavramı burada anlam kazanır. İnsan, çoğu zaman “herkes gibi” yaşar ve kendi özünden uzaklaşır. Connell’in yolculuğu, işte bu yabancılaşmadan sıyrılıp kendine ait bir benlik inşa etme çabasıdır.


Connell’in annesi Lorraine, romanın en güçlü yan karakterlerinden biridir. Yoksul ve tek başına bir anne olmasına rağmen oğluna sevgisini esirgemez. Onun varlığı, Connell’in hayatla bağını kuran temel direklerden biridir.

Rooney, Lorraine’in oğluna sunduğu bu sevgiyi yalın bir cümleyle özetler:

“Annesiyle konuşurken kendini daha gerçek hissediyordu.”

Lorraine, romanın temel felsefi karşılaştırmalarından birini de görünür kılar: Ekonomik zenginlik sevgiyi garanti etmez; asıl zenginlik, sevgiyle kurulmuş ilişkilerde saklıdır. Lorraine’in şefkati, Marianne’in annesi Denise’in soğukluğu ile keskin bir tezat oluşturur.


Marianne’in annesi Denise, otoriter, mesafeli ve sevgisizdir. Çocuklarına şefkat göstermez; özellikle Marianne’i küçümser. Onun bu tavrı, Marianne’in içindeki derin boşluğun kaynağıdır. Rooney, bu mesafeyi şu satırlarla aktarır:

“Annesi ona bakarken, sanki orada bulunmaması gereken birini görüyordu.”

Denise, toplumsal imajını ve statüsünü, anneliğin özünden daha önemli görür. Böylece Rooney, sevgisizliğin bireyde kalıcı bir yara açtığını çarpıcı bir şekilde gözler önüne serer.


Marianne’in abisi Alan, ailedeki karanlığın en somut ifadesidir. Şiddet eğilimli ve zalimdir. Kardeşi üzerinde güç kurarak varlığını hissettirmeye çalışır.

Rooney bu karanlığı şu cümleyle yakalar:

“Alan’ın gözlerinde, küçük düşürmekten zevk alan o tanıdık parıltı vardı.”

Alan, Hobbes’un “insan insanın kurdudur” sözünü hatırlatır. En yakın ilişkilerde bile şiddetin yeniden üretilmesi mümkündür. Onun varlığı, Marianne’in sevgiye duyduğu güvensizliği daha da pekiştirir.


Marianne’in üniversite yıllarındaki sevgilileri –özellikle Jamie– toksik ilişkilerin temsilcileridir. Onlar, Marianne’in değersizlik duygusunu besler. Connell’in kısa süreli ilişkileri ise onun kimliğini arayışının işaretleridir. Hiçbiri kalıcı değildir; çünkü Connell’in asıl bağı Marianne’dedir.

Rooney bu karakterleri yalnızca fon olarak değil, ana kahramanların yaralarını görünür kılan aynalar olarak işler.


Marianne’in değersizliği, Connell’in yetersizliği, Denise’in sevgisizliği, Alan’ın şiddeti, Lorraine’in şefkati… Hepsi bir bütünün parçalarıdır. Rooney’nin şu satırı romanın özünü neredeyse tek cümlede özetler:

“İnsanlar birbirlerinin hayatlarında büyük yaralar açıyorlar, ama aynı zamanda birbirlerini hayatta tutan da onlar oluyor.”

İşte bu cümle bize şunu hatırlatır: “Normal insanlar” diye bir şey yoktur. Hepimiz kendi kırılganlığımızla yaşarız. Toplumun “normal” dediği şey, yalnızca bir yanılsamadır; çünkü her birey, kendi yaralarıyla benzersizdir.


Yaraların Ortaklığı

Sally Rooney’nin Normal İnsanları, karakterler üzerinden modern insanın ruhunu, toplumun görünmez baskılarını ve aşkın kırılgan doğasını anlatır. Marianne’in değersizlik duygusu, Connell’in ait olamama kaygısı, Denise’in sevgisizliği, Alan’ın şiddeti, Lorraine’in şefkati… Hepsi bir araya geldiğinde bize şu hakikati hatırlatır:

Aşk, yaraları tamamen iyileştirmez; ama onları görünür kılar. Belki de gerçek yakınlık, tam da bu yaraların birbirine dokunabildiği yerde doğar.

Rooney’nin romanı, işte bu perdeyi aralar ve çıplak gerçeği gösterir: İnsanı insana yaklaştıran şey kusursuzluk değil, yaraların ortaklığıdır.

Yazan : İbrahim Ağkavak

Gazeteus / Makale

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir