Çürüme, yaşamın kaçınılmaz dipnotudur. Her şeyin sonuna eklenen, sessiz ama kararlı bir not. Gözle görülür ya da duyularla sezilir hale geldiğinde tedirginlik yaratır; çünkü bize varoluşun kırılganlığını, geçiciliğini ve nihayetinde ölümü hatırlatır.
Ancak çürüme yalnızca fiziksel değildir. Bedeni terk eden hayat kadar, anlamını yitiren düşünce de çürür. Bir fikir, bir inanç sistemi ya da bir medeniyet; eğer kendi içine kapanır, dönüşümden kaçar ve kendini tekrar etmeye başlarsa, orada da bir çürüme başlar. Bu zihinsel ve kültürel çürüme, en az fiziksel olan kadar korkutucudur, çünkü görünmezdir. Ne zaman başladığını anlayamayız; yalnızca sonuçlarıyla karşılaşırız: anlamsızlık, yabancılaşma ve umutsuzluk.
Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözü, bir çürümenin ilanıdır. Tanrı’nın değil belki ama ona duyulan inancın; değerlerin, kutsalların ve bütün bir anlam sisteminin çözülüşüdür. Modern birey artık yalnızdır; ne kesin doğrulara sahiptir ne de ortak bir iyilik anlayışına. Bu da varoluşu daha özgür kılar, evet, ama aynı zamanda daha ürkütücü. Çünkü çürüme her zaman bir boşluk yaratır. O boşluğu nasıl dolduracağımız ise insanın asıl sorumluluğudur.
Toprak, çürümüş yapraklarla beslenir; eski fikirlerin çöküşü, yeni düşüncelerin filizlenmesine alan açar.
Çürüme aynı zamanda estetik bir form da taşır. Rönesans’tan bu yana sanatçılar, çürümeyi güzelliğin karşıtı değil, onun tamamlayıcısı olarak görmüşlerdir. Çünkü çürüme, geçiciliği, faniliği ve zamanın izlerini görünür kılar. Bir çiçeğin soluşu, bir bedenin yaşlanışı, bir binanın yıkımı… Hepsi, varoluşun ne denli kırılgan ama bir o kadar da anlamlı olduğunu fısıldar.
Nurşin Arslanboğa
