
Modern insanın zihninde sevgi, genellikle talih kuşlarının yönettiği, doğru kişi ile karşılaşıldığında bir anda parlayan pasif bir süreç olarak konumlanır. Çoğu kişi için temel mesele ‘sevmek’ değil ‘sevilmek’tir. Dolayısıyla kendimizi de bir sevme nesnesi olarak pazarlanabilir kıldığımız bir süreçten bahsediyoruz. Eric Fromm, kült eseri ‘Sevme Sanatı’nda bu temel yanılgıyı ele alır ve sevgiyi şans eseri yaşanan bir süreçten çıkararak; tıpkı resim, müzik hatta tıp gibi üzerinde titizlikle çalışılması gereken, bilgi ve yoğun çaba ile oluşan aktif bir eylem olarak alır. Modern toplumun dayattığı yabancılaşmaya karşı en güçlü yanıt olan sevgi, bireyin kendi bütünlüğünü koruyarak başkasıyla birleştiği eylemdir. Fromm’a göre sevgi, bir sanat olarak nasıl icra edilir?
Spinoza, tavırlar arasında etken ve edilgen tavırlar olarak “eylemler” ve “tutkular”dan bahseder. Etken tavırda kişi özgürdür ve kendi eyleminin efendisidir. Edilgen tavırda ise kişi, kullanılmaktadır yani kendisinin dahi fark edemediği bir dürtünün nesnesi durumundadır; haset, kıskançlık, hırs gibi. Sevme ise zorlama olmadan sadece özgür olunduğunda yaşanabilen eylemdir. Yani, bir şeyin aktif olarak içinde olmak. Bir şeye kapılmak değil. Dolayısıyla sevmenin aktif yapısında almak değil vermek bulunur.
Peki, vermek nedir? Bizim gibi acının kutsallaştırıldığı coğrafyalarda vermek, vazgeçmek olarak tınılar. Bir şeyden yoksun kalmak, bir başkasının uğruna kurban olmak ve bir başkasında kendini tüketmek. Bu kişilere göre vermek acı çekmektir ve vermenin erdemi budur. Yine bir diğer anlayışta olan kişiler için verme eylemi yoksun kalmak ile eş değerdir. Verdiğinde yoksun kalacağını düşünen ve kendini eksilteceğini düşünen kişinin anlayışıdır. Bu kişiler almadan veremeyen tüccar kişiliklerdir. Fromm’a göre kişiliği gelişmemiş, yönelimleri hep bana’cı olan kişiler sevme edimini böyle anlar ve verme edimi sonrasında yoksullaşma duygusuna kapılır. Üretici bir kişi için ise vermek, taşınılan gücün en üst düzeyde anlatımıdır. Yani üretici kişi verme edimi sırasında gücünü ve kudretini hisseder. Kendi kabına sığmaz. Almaktan daha çok coşku verir. Verme eyleminde canlılığın gücünü hisseder. (Fromm, s. 43)
Görüldüğü üzere Fromm, sevgiyi bir ‘duygu karmaşası’ olmaktan çıkarıp, bireyin kendi varlığını dünyayla bütünleştirme biçimi olarak konumlandırır. Bu tanım, sevginin neden bir yetenek olduğunu da açıklar: Eğer vermek bir eksilme değil de bir güç gösterisiyse, sevgi de bir tüketim nesnesi değil, üretken bir yaşam biçimidir. Sevginin bu şekilde tanımlanması, modern insanın ‘almaya’ programlanmış pasifitesine karşı devrimci bir duruştur. Fromm için sevmek, karşıdakini bir ihtiyaç nesnesi olarak görmek yerine, kendi içsel zenginliğini taşırıp ötekine can vermektir. Bu da sevgiyi sadece bir ilişki biçimi olmaktan çıkarıp bir karakter meselesi haline getirir.
Tam da burada biraz üretimden bahsedebiliriz. Marx’a başvuracak olursak eğer, o şöyle der; “ insanı insan olarak düşünün ve onun dünya ile olan ilişkileri de insanca olsun, o zaman sevgiyi sadece sevgiyle, güveni güvenle değiştirebilirsiniz. Eğer sanattan tat almak istiyorsanız, sanatkarca eğitilmiş olmanız gerekir. Eğer başka insanları etkilemek istiyorsanız onlar üzerinde gerçekten uyarıcı ve geliştirici etki yapan bir kişi olmalısınız. (…) eğer sevginiz sevgi doğurmuyorsa bu, sevginizin sevgi üretmediği anlamı taşır.” (Fromm, s. 46)
Burada bahsedilen üretim, nesnelerin imalatı değil; bir insanın, kendi varlığıyla bir başka insanda ‘yaşam’ uyandırmasıdır. Görüldüğü üzere sevgi, Fromm ve Marx’ın kesiştiği bu noktada, bir ‘iktidarsızlık’ durumunun zıttıdır. Eğer kişi severek karşı tarafta bir sevgi uyandıramıyorsa, bu durum sevginin nesnesinde bir sorun olduğu anlamına gelmez; aksine seven kişinin sevgisinin ‘kısırlığını’, yani henüz üretici bir güce dönüşmediğini gösterir.
Bu tanım şu bakımdan kritiktir: Modern dünyada sevgi bir ‘yatırım‘ olarak görülürken, Marx ve Fromm’da bir ‘yaratım’ olarak karşımıza çıkar. Güvenin sadece güvenle, sevginin ise sadece sevgiyle takas edilebildiği bu insani denklemde, sevgi bir meta olmaktan çıkarak, özgürleşmiş bireyin dünyayla kurduğu en sahici bağ haline gelir.
Devam eder Fromm ve der ki vermenin dışında sevmenin etken özü; ilgi, sorumluluk, saygı ve bilgidir. İlgi bahsinde Yunus’tan bahseder. Ona göre Tanrı’nın Yunus’a sevgini özünün bir şey için “harcanan emek” ve “bir şeyi büyütmek” olduğunu, sevgi ile emeğin ayrılamayacağını anlatır. Sevgi, sevdiğimiz şeylerin büyümesi için gösterdiğimiz aktif ilgidir. Sorumluluk ise yanıt vermeye hazır olmak demektir. Seven insan yanıtlar yani kendisi için duyduğu sorumluluk kadar diğer insanlar için de sorumluluk duyar. Sorumluluk, saygıyı içermezse kolaylıkla zorbalığa dönüşür. Saygı, karşıdaki kişiyi kendi bireyselliği içinde fark edebilmektir. Böylelikle saygı, sömürünün yokluğunun kanıtıdır aynı zamanda. Yani ben, bir başkasını seviyorsam onu benim yararlanacağım bir nesne olarak değil, o olarak alırım. Dolayısıyla saygı, ancak ben bağımsızlaşmayı başarabilmişsem gerçekleşir. Son etken olan bilgi ise bir bağlaç görevi görür Fromm’a göre. İlgi ve saygı bilgi tarafından yönlendirilmezse kör kalır.
Bu dört unsurun kesişim kümesi, sevginin o meşhur ‘gözü kördür’ mitini temelinden yıkıyor. Eğer bilgi yoksa ilgi boğucu bir müdahaleye, saygı yoksa sorumluluk da despotik bir tahakküme dönüşür. Fromm’un burada çizdiği saygı sınırı, özellikle sosyolojik açıdan sömürünün reddidir. Birini sevmek, onu kendi projelerimizin bir parçası veya eksik yanlarımızı tamamlayan bir protez olarak görmek değil, onun özerkliğine tanıklık etmektir. Dolayısıyla bu dörtlü yapı, seven kişinin önce kendi ayakları üzerinde durabilen, bağımsız bir birey olmasını şart koşar. Fromm’un perspektifinden bakıldığında sevgi; kişinin kendi bütünlüğünden vazgeçtiği bir ‘erime’ hali değil, aksine iki bağımsız bütünün birbirini bilerek ve büyüterek kurduğu yapıcı bir ortaklıktır.
Sonuç olarak, sevgi bir ‘vazgeçiş’ değil, bir varoluş biçimidir. Bizim coğrafyamızda sevgi genellikle bir ‘kaybetme’ ve ‘kurban edilme’ hikayesi olarak anlatılır. Sevdikçe eksilen, verdikçe tükenen ve acıda kutsallık arayan bir mazoşizmle özdeşleştirilir. Oysa Fromm, bu döngüye başkaldırarak sevgiyi bir eksilme değil, bireyin kendi içsel zenginliğini ötekine akıttığı bir varoluşsal taşma olarak yeniden tanımlar. Bu bağlamda sevmek, acıya tapınan bir kültüre ve insanı bir ‘meta’ olarak gören piyasa düzenine karşı yaşamı seçen radikal bir tercihtir. Sevgi; sorumlulukla harmanlanmış bir özgürlük, bilgiyle derinleşmiş bir saygı ve her şeyden önemlisi, iki ayrı ışığın birbirini söndürmeden aynı karanlığı aydınlatma cesaretidir. Tıpkı Mevlana’nın asırlar öncesinden bu sanatın özünü özetlediği gibi:
‘İki kandilin çanağı bitişik olmasa da İkisinin ışığı karışır birbirine havada.’
Bu ışık, ne bir kurbanın sönen feri ne de bir tüccarın hesaplı aydınlığıdır. Bu, sevmeyi bir sanat, sevgiyi ise bir başkaldırı olarak gören ‘üretici insanın’ dünyadaki en sahici izidir
Yazan : Tuba Gevrek


Sevmenin gayesini, o gaye ile sevginin nasıl karşılık bulacağını, bu eser bağlamında etkili bir şekilde ele alışın…Emeğine, yüreğine sağlık arkadaşım.
Teşekkür ederim Gülçin. Vaktini ayırıp okuman çok kıymetli ✨