Tuba Gevrek - Gazate Us

Alman kökenli bir sosyal psikolog, psikanalist ve düşünür olan Erich Fromm, Frankfurt Okulu çevresiyle ilişkilendirilse de, klasik Marksizm ve Freudculuktan eleştirel biçimde ayrılan özgün bir çizgi geliştirmiştir. Psikanalizi yalnızca bireysel ruhsal süreçlerle sınırlamaz; onu tarih, ekonomi, kültür ve siyasetle birlikte düşünür. Fromm’un temel sorusu şudur: İnsan neden özgürlükten kaçar ve neden yıkıcılığa yönelir? Bu soruya verdiği yanıt, biyolojik kaderlere değil, toplumsal koşullara ve öğrenilmiş karakter yapılarına dayanır. İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri başta olmak üzere eserlerinde, şiddeti “doğal bir içgüdü” olarak değil, anlam yitimi, yabancılaşma ve güçle kurulan patolojik ilişkilerin sonucu olarak ele alır. İnsan bugün teknoloji ile kuşatılmış, bilgiye anında erişebilen haliyle her zamankinden daha ilerlemiş görünüyor. Fakat aynı insan benzer hızla doğayı, tarihi ve kendini de yıkar. Bugün şiddet dediğimiz şey sadece savaş meydanlarında değil; dilde, gündelik hayatta, sosyal medyada veya ufak bir öfke anının içinde dolaşımda. Geçmişte olduğu gibi bugün de “insan neden yıkıcıdır?” sorusu teorik bir merak olmaktan öte yakıcı bir mesele.

Eric Fromm’un İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri adlı çalışması bu soruya cevap arayan düşünsel bir direnç olarak karşımıza çıkar. Fromm’un bu direnci, kitabın daha ilk sayfalarında kendini belli ediyor. Yıkıcılığı açıklamak için insanın şiddetle ilk temasına değil, şiddetin henüz ortada olmadığı bir zamana yöneliyor. Homo sapiens’ten önceki evrimsel süreçte ve diğer memelilerde görülen saldırganlık biçimlerine bakıldığında ortaya çıkan tabloda saldırganlık vardır ama yıkıcılık yoktur. Hayatta kalmaya dönük, sınırlı ve işlevsel tepkiler söz konusudur. İnsan sahneye çıktığında da bu denge bir anda bozulmaz. Ne içimize ansızın bir kötülük tohumu ekilir ne de tarih baştan sona bir güç kavgası olarak başlar. Aksine, erken insan topluluklarında paylaşım ve geçici önderlik biçimleri dikkat çeker. Liderlik daha çok topluluğun güvenini taşımakla ilgilidir.


Kırılma noktası, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin yön değiştirdiği anda belirir. Tarımla birlikte yalnızca yeni üretim biçimini değil insanın kendi iradesini doğaya dayatma cesaretini de görürüz. Üretim artar, fazlalık birikir, takas ve değişim yaygınlaşır. Ardından kaçınılmaz olarak güç ilişkileri ortaya çıkar ve devlet fikri de bu boşlukta doğar. Onunla birlikte denetlenebilir insan tipleri şekillenir: boyun eğmeye alışanlar ve denetlemekten haz alanlar.


Tam da bu noktada Fromm, yıkıcılığı insan doğasının kaçınılmaz bir parçası olarak gören biyolojik kaderci yaklaşımları reddeder. Ona göre insan yıkıcı olmak zorunda değildir fakat belirli toplumsal koşullar altında yıkıcılığı bir varoluş biçimi hâline getirebilir. Bu ayrım, bana göre kitabın en sarsıcı iddiasını oluşturur. Yıkıcılık bir içgüdü değil, yaşamın tıkanmasıdır. Sevme, üretme ve anlam kurma imkânı elinden alınan insan, enerjisini yok etmeye yöneltir. Fromm bunu “nekrofil” yönelim olarak adlandırır.


Fromm’un saldırganlık ile yıkıcılık arasındaki ayrımı, özgürlükten kaçış fikri ve otoriter karakter çözümlemeleri, günümüz insanının neden bu kadar öfkeli, tahammülsüz ve tahripkâr olduğunu anlamak için güçlü bir düşünsel çerçeve sunar. Kitap, insanın karanlık yanını inkâr etmeden, onu değiştirebilme imkânını da ısrarla savunur. Bu yönüyle Fromm, umudu naiflikten kurtaran nadir düşünürlerden biridir.


Kitap boyunca Fromm’un asıl derdi, insanı yargılamak değil, anlamaktır. Yıkıcılığı şeytanîleştirmek yerine, onun hangi koşullarda ortaya çıktığını sorgular. Bu yaklaşım, sorumluluğu artırır. Çünkü eğer yıkıcılık doğuştan değilse, onu besleyen toplumsal yapılar da değiştirilebilir olmalıdır. Fromm’un hümanist psikanalizi tam bu noktada etik bir çağrıya dönüşür: Sevme, üretme ve anlam kurma kapasitesi geliştirilmediği sürece, insanın elindeki güç yalnızca daha büyük yıkımlar üretmeye yarar.


Fromm’un yıkıcılığı açıklarken üzerinde özellikle durduğu bir diğer eksen, otoriteyle kurulan ilişkidir. Yıkıcılık çoğu zaman açık bir şiddet patlaması olarak değil, itaatkâr bir soğukkanlılık biçiminde ortaya çıkar. İnsan, kendi adına karar vermekten vazgeçtiği ölçüde, başkasının iradesini uygularken yıkıcı olmaktan rahatsızlık duymaz. Fromm’un otoriter karakter çözümlemesi burada kritik bir rol oynar: yukarıya karşı hayranlık, aşağıya karşı sertlik. Bu çift yönlü hareket, yıkıcılığı bireysel bir sapmadan çıkarıp sıradanlaştırır. Kötülük, bağıran bir canavardan çok, “görevini yapan” bir memur suretinde karşımıza çıkar.


Bu noktada Fromm’un Freud ve Lorenz gibi düşünürlerden ayrıldığı yer daha da belirginleşir. Yıkıcılığı saldırgan içgüdülere bağlayan biyolojik açıklamalar, insana bir tür masumiyet kazandırır. Eğer yıkıcılık doğuştansa, sorumluluk da sınırlıdır. Fromm ise tam tersine, insanın yıkıcılığını toplumsal koşulların bir sonucu olarak okuduğu için rahatsız edici bir etik alan açar. İnsan, içinde bulunduğu düzenin pasif bir kurbanı değil; o düzeni yeniden üreten bir faildir. Bu yüzden Fromm’un analizi, yalnızca “neden yıkıcıyız?” sorusunu değil, “hangi yıkıcılıklara sessiz kalıyoruz?” sorusunu da beraberinde getirir.


Kitapta sıkça vurgulanan bir diğer tema, sevgi yoksunluğudur. Fromm için sevgi, romantik bir duygu değil; aktif, üretken ve emek isteyen bir ilişkilenme biçimidir. Sevemeyen insan, bağ kuramadığı dünyayı kontrol etmeye ya da yok etmeye yönelir. Günümüzde ilişkilerin hızla tüketildiği, bağlanmanın zayıflık sayıldığı ve duyguların bile performans kriterlerine tabi tutulduğu bir atmosferde, Fromm’un sevgi vurgusu nostaljik değil, aksine politik bir anlam taşır. Sevgi, yıkıcılığa karşı bireysel bir erdem değil; toplumsal bir direnç biçimidir.


Fromm’un yıkıcılık analizini bugüne taşıyan en önemli boyutlardan biri de “sıradanlık” vurgusudur. Yıkıcılık her zaman aşırı, marjinal ve istisnai değildir. Aksine, çoğu zaman norm hâline gelir. İnsan, başkasının acısına ne kadar alışırsa, kendi içindeki yıkıcı potansiyelle de o kadar barışır. Gündelik dilde sertleşme, ötekini kolayca etiketleme ve insan hayatını sayılara indirgeme pratikleri, Fromm’un tarif ettiği nekrofil yönelimin güncel biçimleri olarak okunabilir. Bu bağlamda kitap, geçmiş yüzyılın bir ürünü olmaktan çıkar; bugünün ruh hâline tutulmuş bir ayna işlevi görür.


Erich Fromm, İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri ile insanın karanlık yanını ifşa ederken, onu kaderle baş başa bırakmaz. Yıkıcılığı açıklamak için içgüdülere sığınmak yerine, insanın nasıl bir dünyada yaşadığını ve bu dünyada nasıl bir karakter yapısı geliştirdiğini sorgular. Fromm’un yaşam yanlısı etiği, günümüz dünyasında naif bir iyimserlik gibi değil, neredeyse radikal bir tutum gibi görünür. Sevmenin, üretmenin ve anlam kurmanın sistematik biçimde aşındığı bir çağda, yıkıcı olmamayı seçmek bireysel bir erdemden çok bilinçli bir karşı duruşa dönüşür. Fromm’un nekrofiliye karşı biyofiliyi savunması, yalnızca psikolojik bir tercih değil; insanın dünyayla kurduğu ilişkinin yönünü belirleyen etik bir tercihtir. Yaşamı çoğaltan mı olacağız, yoksa onu denetleyip tüketen mi?
Fromm’un kitabını yalnızca yıkıcılığın nedenlerini açıklayan bir metin olarak değil, insanın kendisiyle yüzleşmesini talep eden bir çağrı olarak okumalıyız. Fromm, insanın yıkıcılığını inkâr etmez; ama onu mutlaklaştırmayı da reddeder. Belki de kitabın bugün hâlâ bu kadar sarsıcı olmasının nedeni budur: hem tehlikenin hem imkânın aynı yerde durduğunu hatırlatır. İnsan, yıkıcılığın kaynağı olabildiği gibi, onu aşabilecek tek varlık olma potansiyelini de hâlâ taşımaktadır.


Fromm’u okurken insan, yıkıcılığın ne kadar “insani” olduğunu değil, ona rağmen insan kalmanın hâlâ mümkün olup olmadığını kendine sormadan edemiyor.

Yazan : Tuba GEVREK

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir