“Kabadayılık bir gelenek değil, öğretilmiş bir şiddet dilidir.
Ekranda bağırarak, tehdit ederek, kabalıkla “adam” olan figürler çoğaldıkça; konuşan, düşünen, nazik kalan erkeklik itibarsızlaştırıldı. Sorunlarını kelimeyle çözenler zayıf, kabalıkla çözenler güçlü sayıldı. Toplum, erkekliği sertlikle eşitlediği anda şiddeti de miras bıraktı. “Ahmet Minguzzi, Atlas Çağlayan, Hasan Çakır.
Bu üç isim birer “olay” değil, romantikleşmiş magandalığın bedelidir. Şiddetin kabalıkla, kabadayılığın adamlıkla karıştırıldığı; bağırmanın, tehdit etmenin, racon kesmenin meşru sayıldığı bir kültürün geride bıraktığı izlerdir. Bu isimler bize şunu söylüyor: Şiddeti mazur gören her toplum, sonunda masumları saymaya başlar.

Türkiye’de magandalık bir suç olmaktan çıktı; bir tarz, bir kimlik, hatta bir ahlak alternatifi hâline getirildi. Bugün kaba kuvvet uygulayan, tehdit eden, bağıran, vuran, öldüren figür; toplumun belli kesimlerinde hâlâ “bir şekilde anlaşılabilir” sayılıyor. Bu, bir ahlaki çöküş değil; daha kötüsü, ahlaki bir tercihtir. Şu unutulmasın… Şiddeti mazur gören, her tercih, suça ortaklıktır.
Magandalık artık arızi bir taşkınlık değil; bilinçli biçimde dolaşıma sokulan bir karakter modelidir. Erkeklik adı altında pazarlanır, delikanlılık etiketiyle süslenir, “buralar böyle” onun karakteri öyle , o sert adam cümleleriyle meşrulaştırılır. Bu dil, masum değildir. Bu dil, öldürür, bu ilkeldir, bu dil cehalettir…
Ahmet Minguzzi olayında gördüğümüz şey bir anlık öfke değil, öğrenilmiş bir refleks idi. Güç gösterisiyle var olma ihtiyacı. Kontrolsüzlük değil; kontrol kurma arzusu. Sonrasında kurulan cümleler her şeyi ele verdi: “Gençti”, “bilmeden yaptı”, “hayatını karartmayalım”. Failin geleceği için gösterilen hassasiyet, mağdurun hayatını gömdü. Ölüyü susturup diri faili koruyan bir toplumda adalet sadece kelimedir.
Atlas Çağlayan cinayetinde de aynı senaryo sahnedeydi. Erkeklik krizi, güç fetişizmi ve seyircinin örtük onayı. Sosyal medyada dönen yorumlar, suçtan çok failin psikolojisini konuştu. Çünkü bu toplum, öldürmeyi değil; öldüreni anlamayı seviyor. Anlamak, burada bir erdem değil; bir kaçış biçimidir.
Ankara’da Hasan Çakır’ın öldürülmesi ise mekân masalını yerle bir etti. Bu işler sadece “varoşta”, “kenarda”, “eğitimsizlerde” olmuyor. Magandalık sınıf tanımaz; çünkü cehalet sadece bilgi eksikliği değildir. Cehalet, şiddeti savunacak gerekçe bulma becerisidir.
Burada asıl sorun failden çok, faili saran kalabalıktır. “Ama o da…”, “Ama tahrik vardı”, “Ama karşı taraf…” ” Ama empati yapalım” diye başlayan her cümle, suça açılmış bir kredidir. Bu ülke, şiddete en çok ‘ama’ diyerek yatırım yaptı.
Ve biri çıkıp bu tabloya itiraz ettiğinde hemen aynı refleks devreye girer: elitist suçlaması. Sanki insan hayatını savunmak aristokrat bir kapris, hukuku hatırlatmak sınıfsal bir kibirmiş gibi. Elitizm değil bu; ilkel olmamaya dair bir ısrar. Cehalet, eleştiriyi kibir sanır çünkü eleştiri aynadır.
Magandalığın estetize edilmesi tesadüf değildir. Dizilerde, kliplerde, sokak anlatılarında kabadayı figürü parlatılır. Sertlik karizma, tehdit özgüven, şiddet “erkekçe” bir refleks olarak sunulur. Şiddet süslendiğinde, vicdan da susar.
Gelenek masalı burada özellikle istismar edilir. Oysa gelenek dediğiniz şey; edep, ölçü, sınır ve sorumluluktur. Kabadayılık bunların hiçbiri değildir. Bugün savunulan şey gelenek değil, güçsüzlüğün gürültüsüdür. Gücüne güvenen bağırmaz; vuranlar zayıflardır.
Kabadayılığın, sertliğin; bir gelenek, bir örf, bir töre, hatta bir erkeklik ve adamlık biçimi olarak yüceltilmesi, bu ülkenin en derin kültürel tahribatlarından biridir. Racon kesen tavır, bağıran ses, tehditkâr duruş “delikanlılık” diye paketlenir; ölçü, nezaket ve sükûnet ise “yumuşaklık”, “zayıflık”, hatta gayrı erkeklik olarak damgalanır. Şiddetin kültüre çevrildiği yerde erdem, alaya alınır.
Bu kodlamanın popüler kültürdeki erken ve görünür örneklerinden biri Çocuklar Duymasın dizisindeki Haluk karakteridir. Haluk, en ufak meselede bağırarak, çağırarak, yumrukla, kafa atarak çözüm üretir; bu taşkınlık ise “doğal erkeklik” olarak sunulur. Buna karşılık konuşarak, uzlaşarak, nazik ve naif davranmak; alttan almak, düşünmek ve kelimeyle çözmek “Light erkeklik”, “yumuşaklık” diye aşağılanır. Ekran, şiddeti normalleştirirken nezaketi itibarsızlaştırır. Temel kırılma noktası tam da buradadır.
Bu çizgi bugün dizilerde ve filmlerde sertleşerek sürüyor: mafyavari anlatılar, silahla çözülen sorunlar, kabadayılıkla kurulan düzenler… En ufak yumuşaklığın hayatta yeri olmadığı, sosyal yaşamda sertliğin tek geçer akçe olduğu fikri, bir yaşam tarzı olarak pazarlanıyor. Konuşmanın yerini silah, iknanın yerini korku aldığında, toplum erkekliği değil şiddeti üretir. Bu estetikleştirilmiş kabadayılık, yalnızca hikâye anlatmıyor; davranış öğretiyor.
Bu yazı tatlı su balıkları için aşırı sert ve rahatsız edici gelebilir ama şu bilinmelidir… Nazik itirazlar, hoyratlık karşısında işe yaramaz.
Magandalığı romantikleştiren herkes şunu bilsin: Bu hikâyelerin sonu yoktur. Her normalleştirme, bir sonraki cinayeti hazırlar. Bugün savunduğunuz fail, yarın sizin sokağınıza gelir. Şiddet sadakat bilmez.
Sevgili okur şunu unutma lütfen , Şiddeti mazur gören toplumlar, en sonunda mazur görülecek hiçbir şey bırakmaz. Şiddeti,katili, kabalığı asla mazur görme ve normalleştirme, normalleştirene de tahammül gösterme…
Yazan: Halil İbrahim Ağkavak

