Gazete Us _ Reyhan Caner Ahmadi

Yabancılaşma, insanın kendisiyle ve yaşadığı dünyayla kurduğu bağın zayıflamasıdır. Bu durum çoğu zaman bireysel bir sorun gibi görünse de, aslında toplumsal ve politik koşulların ürettiği bir sonuçtur. Günümüzde yabancılaşma, sıradan bir hâl almış; fark edilmeden yaşamın içine yerleşmiştir.

İnsan, yaşadığı koşullara uyum sağladıkça kendi sınırlarını geri çeker. Önce itiraz azalır, sonra soru sormak anlamsızlaşır. En sonunda insan, kendisiyle değil, sistemin beklentileriyle konuşmaya başlar. Bu noktada yabancılaşma artık bir sorun değil, bir düzen hâline gelir.

Marx’a göre yabancılaşma, insanın kendi emeğine ve ürettiği değere yabancılaşmasıyla başlar. Kapitalist sistemde insan, yaptığı işin sonucunu kontrol edemez; emeği, kendi öz varlığı yerine piyasaya hizmet eder.

Mesela, bir fabrikada çalışan işçi, her gün aynı parçayı monte eder. Ürettiği ürünün hiçbir zaman sahibi değildir, sadece emeğini satar. İşçi, yaptığı işi anlamlı bir varoluş eylemi olarak deneyimlemez; emeği, onun yerine sistem için çalışır. Zamanla işçi kendi yaratıcılığına ve ihtiyaçlarına yabancılaşır. Günümüzde bu durum, yalnızca fiziksel işlerde değil; zaman, dikkat ve duygusal emek alanlarında da tekrar eder.

Varoluşçular ise, özellikle Sartre ve Heidegger, yabancılaşmayı bireyin kendi özgürlüğünden kaçışıyla açıklar. İnsan, başkalarının kuralları ve sosyal normlar içinde varlığını inşa etmeye başladığında, kendi özgün varoluşundan uzaklaşır.

Daha net anlatmak gerekirse; sosyal medya üzerinden sürekli “iyi bir imaj” yaratmaya çalışan bir kişi, kendi duygularını ve düşüncelerini görmezden gelir. Başkalarının onayına göre hareket eder, kendisiyle yüzleşmek yerine dışarıdan şekillenen bir hayat yaşar. Burada kişi, kendi iç sesine ve özgün varlığına yabancılaşmıştır. Bu durum, günümüzün dijital kapitalizminde neredeyse herkesin deneyimlediği bir gerçekliktir.

Dil, yabancılaşmanın en erken başladığı alanlardan biridir. İnsan, kendi dilinde konuşamadığında yalnızca kelimeleri değil, düşünme biçimini de kaybeder. Dilsizleşme, sadece susturulmak değildir; insanın kendini anlatacak imkândan mahrum bırakılmasıdır. Bu durum, hafızayla bağın kopmasına yol açar. Hafızasını kaybeden insan, başına gelenleri kader sanmaya başlar.

Göç, bu kopuşu derinleştirir. Yerinden edilen insan, sadece bir coğrafyayı değil, alışkanlıklarını, sesini ve ritmini de geride bırakır. Yeni bir yerde tutunmaya çalışırken, geçmişiyle arasında mesafe oluşur. Bu mesafe zamanla içsel bir boşluğa dönüşür. İnsan ne geldiği yere aittir ne de vardığı yere.

Kadınlar için yabancılaşma çoğu zaman beden üzerinden yaşanır. Beden, yaşanan bir alan olmaktan çıkar; kontrol edilen, düzenlenen ve yargılanan bir şeye dönüşür. Kadın, kendi bedenine dışarıdan bakmayı öğrendiği anda, kendisiyle arasına görünmez bir duvar örülür. Bu duvar, yalnızca fiziksel değil; zihinsel ve duygusaldır.

Dijital yaşam bu süreci hızlandırır. İnsan, yaşadığından çok gösterdiğiyle var olur. Acı bile paylaşılabilir olduğu sürece anlam kazanır. Bu durum, duygunun içtenliğini değil, dolaşım hızını önemli kılar. İnsan, kendi hayatının tanığı olmaktan çıkar; izleyicisi hâline gelir.

Yabancılaşma, bu nedenle bireysel bir ruh hâli değil, politik bir sonuçtur. İnsanların kendileriyle bağının zayıfladığı bir yerde, itiraz da zayıflar. Kendini hatırlayamayan insan, hakkını da hatırlayamaz. Marx’ın gösterdiği gibi sistemler bunu üretir, Sartre’ın işaret ettiği gibi birey de kendi seçimleriyle bunu yeniden şekillendirir.

Bence, insan her şeye alışabilir. Ama alıştığı her şey, onu biraz daha kendisinden uzaklaştırır.

Yazan : Reyhan Caner Ahmadi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir