Kimlik çoğu zaman bir cevaptan çok bir sorudur. İnsan kendini anlatmaya başladığında ilk sığındığı kelimeler kimliğe aittir: nerelisin, kimsin, neye aitsin. Oysa bu soruların tamamı, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin değil, toplumun onunla kurmak istediği ilişkinin ürünüdür.

Bana sık sık kim olduğum soruluyor. Aslında bu soru, çoğu zaman başka bir şey demek: Nereye aitsin?
Bunu fark ettiğimden beri cevap vermekte zorlanıyorum. Çünkü insanın kendisiyle ilişkisi, bir yere ait olmak kadar basit değil.

Aidiyet güvenli bir kelime gibi duruyor. İnsan bir yere yaslanmak istiyor; anlaşılmak, yalnız kalmamak için. Ama zamanla şunu gördüm: Aidiyet, çoğu kez sessizlik talep ediyor. Uyum istiyor. Bazen de itaat. Ve ben susarak koruduğum her şeyde, kendimden biraz eksildiğimi hissediyorum.

Kimlik dediğimiz şey, çoğu zaman bize ait olmadan önce bize yükleniyor. Dilim, bedenim, hikâyem… Bunlar beni anlatıyor belki ama ben onlardan ibaret değilim. Yine de benden, bu kimlikleri savunmam bekleniyor; sorgulamadan, çatlatmadan. O noktada içimde bir çatışma başlıyor: Sadakat mi, dürüstlük mü?

Felsefe tam da bu noktada rahatsız edicidir. Çünkü sorar:
Bir yere ait olmak, düşünmeyi askıya almak mıdır?
Kimliğini korumak adına susan biri, hâlâ kendisi midir? Yoksa artık bir temsilden mi ibarettir?

Aidiyetin en tehlikeli hâli, ahlak üretmeye başladığı andır. “Bizden olan iyidir, bizden olmayan şüpheli.” Bu cümle kurulduğu anda adalet ölür, hakikat eğilir. Kimlik, insanı tanımlamaktan çıkıp insanı yargılamaya başlar.

Bazen düşünüyorum: Bir fikri, sadece “bizden” geldiği için savunmak, onu doğru yapar mı? Ya da bir yanlışı, aidiyet bozulmasın diye görmezden gelmek… Bu hâl, insanı bir topluluğun parçası yapabilir ama kendisinin parçası olmaktan çıkarır.

Ben tek bir yere sığmıyorum. Bunu kabullenmek kolay olmadı. Ama şunu öğrendim: Hiçbir yere tam ait olmamak, bazen düşünmenin tek yoludur. Çünkü sınırların dışında kaldığında, doğruyu kime ait olduğuna bakmadan tartabiliyorsun. Hakikatin, bir kimliği olmuyor.

Aidiyet, insanı büyüttüğü sürece anlamlı. Ama düşünmeyi askıya aldırdığı anda, bir korunma alanı olmaktan çıkıyor; bir daralmaya dönüşüyor. Kimlik, taşındığında güç verir; insanı taşıdığı anda ise ağırlaşır.

Belki de asıl sorulması gereken soru şu:
Bir yere ait olmak mı istiyoruz, yoksa kendimize sadık kalmak mı?

Ben artık bu soruyu susturmuyorum.

Yazan: Reyhan Caner Ahmadi

One thought on “Kimlik, Aidiyet ve İçimde Kalan Soru – Reyhan Caner Ahmadi”
  1. Baştan sona insana kendini aratan, sorgulayan ve dar alandan çıkma çabası yükleyen bir yazı. Kutluyorum…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir