Doğrudan söyleyeyim: Türkiye’de son günlerde gündeme taşınan Ela Rümeysa ve Saadettin Saran etrafındaki tartışma, tekil bir “magazin olayı” değildir. Bu tartışma, ahlâkın ülkede nasıl çalıştığını, kimin üzerinde sertleştiğini, kimin önünde yumuşadığını bütün çıplaklığıyla gösteren bir laboratuvardır. Mesele kişilerin ne yaptığı ya da yapmadığı iddialarından çok, toplumun refleksi, medyanın dili ve güce göre değişen ahlâk terazisidir. Güçsüz olan kadının kolayca şeytanlaştırılması, güçlü ve tanınır erkeğin ise korunması, hatta kimi zaman kahramanlaştırılması; bu topraklarda yeni değildir, sadece her seferinde farklı isimlerle yeniden sahneye konur.

Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Neden her kriz anında oklar kadına çevrilir? Neden “ahlâk” denildiğinde denetlenen, yargılanan, teşhir edilen hep kadın bedeni ve kadın hayatıdır? Ela Rümeysa’nın adı etrafında kurulan anlatıda da aynı mekanizma işlemektedir. İddialar dolaşıma sokulur sokulmaz, kadın suçlu, erkek ise bağlamın içinde, gri alanlarda, mazeretlerle çevrili bir figüre dönüştürülür. Kadının geçmişi didiklenir, ilişkileri büyütülür, bedeni bir delil gibi masaya yatırılır. Erkeğin gücü, çevresi, itibarı ise sessizce zırha dönüşür.

Bu noktada ahlâk, evrensel bir ilke olmaktan çıkar; iktidarla pazarlık eden bir söyleme dönüşür. Güçlüysen hata “insani”, güçsüzsen hata “ahlâksızlık” olur. Medya bu ayrımı ustalıkla yeniden üretir. “İlişkiler”, “iddialar”, “özel hayat” başlıkları altında kadının mahremiyeti teşhir edilirken, erkeğin konumu korunur. Bu bir gazetecilik tercihi değil, toplumsal bir alışkanlıktır. Çünkü güçle çatışmak risklidir; kadını hedef almak ise güvenlidir.

Simone de Beauvoir’ın yıllar önce işaret ettiği temel mesele burada tekrar karşımıza çıkar: Kadın, toplumda hâlâ ‘öteki’ olarak kurulur. Öteki olanın hatası büyütülür, varlığı bile sorgulanır. Erkek ise özne olarak kalır; onun eylemleri yorumlanır, açıklanır, gerekçelendirilir. Bu yüzden kadın için “bilerek yaptı”, “isteyerek girdi”, “kullandı” gibi ifadeler kolayca dolaşıma sokulurken; erkek için “karmaşık”, “çok boyutlu”, “arka planı olan” hikâyeler anlatılır. Bu dil masum değildir; ahlâkı cinsiyet üzerinden yeniden üretir.

Toplumun büyük bir kısmı bu dili sorgulamaz, hatta benimser. Çünkü bu dil, kolektif vicdanı rahatlatır. Suçu tek bir bedene, tek bir isme yüklemek, yapısal soruları sormaktan daha konforludur. René Girard’ın işaret ettiği günah keçisi mekanizması tam da burada devreye girer. Toplumsal gerilim, öfke ve bastırılmış arzu, en az savunma gücü olanın üzerine yıkılır. Kadın bu yüzden hedef olur. Onu linç etmek, sistemi sorgulamaktan daha ucuzdur.

Medyanın rolü burada belirleyicidir. Reyting, tıklanma ve görünürlük uğruna ahlâk, manşet estetiğine kurban edilir. Kadın üzerinden kurulan dramatik anlatı daha “satılabilir”dir. Bu yüzden haber dili adalet üretmez, infaz üretir. Masumiyet karinesi, bağlam, ölçülülük gibi temel ilkeler bu gürültüde kaybolur. Ahlâk, hakikati aramak yerine seyirlik bir gösteriye dönüşür.

Bu gösterinin bir de siyasal arka planı vardır. Ahlâk dışı ilişkiler, şantaj iddiaları ve güç ağları konuşulurken, siyaset çoğu zaman susmayı tercih eder. Çünkü susmak, güçlüyle çatışmamanın en güvenli yoludur. Ancak bu suskunluk tarafsızlık değildir; mevcut düzenin onayıdır. Hannah Arendt’in uyardığı gibi, kötülük çoğu zaman bağırarak değil, sessizce yerleşir. Burada da ahlâksızlık, yüksek sesle değil, olağanlık kisvesiyle yayılır.

Bu noktada Kant’ın ahlâk anlayışı bize sert ama net bir ölçü sunar: Ahlâk, sonuçlara ya da kişilere göre eğilip bükülemez; ilkeye dayanır. Eğer bir davranış yanlışsa, kimin yaptığına bakılmaksızın yanlıştır. Eğer bir iddia araştırılacaksa, herkes için aynı ciddiyetle araştırılmalıdır. Güce göre değişen ahlâk, ahlâk değildir; çıkar hesaplarının süslenmiş halidir.

Bugün kadını suçlayan, erkeği yücelten anlatı; genç kadınlara korku, genç erkeklere cezasızlık öğretmektedir. Bu, toplumsal bir eğitimdir ve sonuçları ağırdır. Kadınlara “sus”, “geri çekil”, “utanç duy” mesajı verilirken; erkeklere “korunursun”, “haklı çıkarsın”, “gücün varsa sorun yok” denir. Böyle bir toplumda adalet, istisnai bir lütfa dönüşür.

Benim itirazım kişilere değil; ahlâkın güçle kirlenmesine. Benim sözüm dedikoduya değil; kadının kolay hedef, erkeğin dokunulmaz ilan edilmesine. Çünkü ahlâk, kimliklere göre değil, eylemlere göre konuşur. Güce göre değil, hakikate göre durur. Eğer bunu yapamıyorsak, elimizde kalan şey ahlâk değil, ahlâk taklididir.

Gelenek bize şunu öğretir: Terazinin kefesi sürekli aynı yöne eğiliyorsa, orada adalet yoktur. İleriye bakmak da şunu gerektirir: Bu düzen değiştirilebilir. Ama bunun için önce şu gerçeği kabul etmek gerekir: Sorun kadında değil; kadını suçlayarak ayakta kalan ahlâk anlayışındadır. Bu anlayış sorgulanmadıkça, isimler değişir, hikâyeler yenilenir ama adaletsizlik aynı kalır. Cesaret tam da burada başlar: Güçlüye karşı ahlâkı savunmakta.

Yazan : Halil İbrahim Ağkavak

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir