
Bir kadına “dünyanın en çirkin kadını” denildiğinde, aslında kimin çirkinliğinden söz ediyoruz?
Bu ifade, bedeni hedef alır gibi görünür; oysa bakışları, yargıları ve iktidarı ele verir.
Mary Ann Bevan’ın hikâyesi, güzellikten çok gücü; bedenden çok toplumu anlatır.
Mary Ann Bevan…
Adını ilk duyduğumda hissettiğim şey hayretle karışık bir hüzün oldu.
“Dünyanın en çirkin kadını” olarak anılmış bir kadın…
Bu unvanın ardında bir insanın değil, toplumun önyargılarının organize edilmiş şiddeti saklıydı.
Mary, 1874’te Londra’da doğdu.
Genç yaşta hemşire olarak çalıştı, evlendi ve dört çocuk annesi oldu.
Hayatı sıradandı; sevgi, sorumluluk ve gündelik mücadelelerle örülüydü.
Yani hiçbir trajedi vaat etmeyen, sıradan bir kadın hayatıydı.
Sonra bir hastalık her şeyi altüst etti: Akromegali.
Yüz kemikleri büyüdü, elleri ve ayakları değişti.
Bedeni artık eskisi gibi değildi.
Ve toplum, bedendeki bu değişimi affetmedi.
İş bulamadı.
Reddedildi.
Dışlandı.
İnsanlar artık Mary’nin ne yaptığıyla değil, nasıl göründüğüyle ilgileniyordu.
Toplum, onun emeğini değil, bedenini bir problem olarak gördü.
Eşi öldüğünde geriye dört çocuk kaldı.
Ve Mary, hayatının en ağır kararını vermek zorunda kaldı:
Çocuklarını doyurmak için sirke katılmak.
Gazete ilanı açıktı ve acımasızdı:
“Dünyanın en çirkin kadını aranıyor.”
Utanç verici.
Aşağılayıcı.
Ama başka bir seçenek yoktu.

Katıldı.
Kazandı.
Ve hayatının bir bölümünü, alaycı bakışların tam ortasında, sahnede geçirmek zorunda kaldı.
Sirkler, panayırlar…
Mary’nin bedeni artık bir gösteri nesnesiydi.
İnsanlar onu bir kadın olarak değil, “görülmeye değer bir tuhaflık” olarak izliyordu.
Her alkış, bir takdir değil;
sistematik bir küçümsemenin,
bakış iktidarının yankısıydı.
Mary sahneye her çıktığında,
kendi onurunu ve çocuklarının geleceğini korumak için sessizce direniyordu.
Feminist bir perspektiften baktığımızda, Mary’nin hikâyesi yalnızca geçmişe ait bir dram değildir.
Bu hikâye, bedenin nasıl toplumsal olarak biçimlendirildiğini,
norm dışı bedenlerin nasıl cezalandırıldığını gösteren evrensel bir örnektir.
Bugün sirkler yok.
Ama sosyal medya aynı işlevi görüyor.
Kadın bedeni hâlâ:
değerlendiriliyor,
puanlanıyor,
alaya alınıyor.
Beğeni sayısı alkışın yerini aldı.
Küçümseme, dijital bir bakışla devam ediyor.
Mary Ann Bevan, o bakışların arasında çocuklarını doyurmayı seçti.
Bu yüzden onun hikâyesi, çirkinlik ya da güzellik üzerine değil;
direnç, annelik ve acımasız normlara karşı duruş üzerine okunmalıdır.
Onu anarken sadece geçmişi hatırlamıyoruz.
Bugün hâlâ süren bir bakış iktidarını,
kadınların bedenleri üzerinden kurulan değer sistemlerini de görüyoruz.
Mary’nin hikâyesi bize şunu hatırlatır:
Bir kadının bedeni, asla tek başına bir değer ölçüsü değildir.
Asıl mesele,
o bedene yönelen bakışın iktidarıdır.
Ve evet…
O bakışı değiştirmek hâlâ elimizde.
Yazan : Reyhan Caner Ahmadi
