20 Aralık yalnızca bir doğum günü değildir; bu tarih, bu topraklarda sözün hem en sert hem en oyunbaz hâlinin dünyaya geliş günüdür. Aziz Nesin, yaşasaydı bugün 110 yaşında olacaktı. Ama onun yaşı, takvim yapraklarıyla ölçülmez. Aziz Nesin’in yaşı, toplumun aynaya bakma cesaretiyle, gülmenin bedeliyle, hakikati dolandırmadan söylemenin yalnızlığıyla ölçülür. O, bu ülkenin en çok okunan ama en az affedilen yazarlarından biridir. Çünkü Aziz Nesin, güldürerek rahatlatmaz; güldürerek rahatsız eder.

Aziz Nesin’in edebiyatı, estetik bir kaçış alanı değildir. O, yazıyı bir sığınak değil, bir mücadele alanı olarak kurar. Mizah onun için bir tür eğlence değil; ahlaki bir direniş biçimidir. Gülmek, Aziz Nesin’de hafifletici bir unsur değil; aksine, ağırlaştırıcı bir etkidir. Okur gülerken yakalanır, gülerken suçüstü olur. Çünkü Aziz Nesin, kahkahayı başkasına değil, okurun kendisine yöneltir. Bu yüzden onun mizahı kolay sindirilmez, çabuk unutulmaz.

Aziz Nesin’in önemi, yalnızca çok yazmış olmasında değildir. O, çok yazanlardan önce, ısrarla yazanlardandır. Yasaklanacağını bilerek, yargılanacağını öngörerek, linç edileceğini sezerek yazar. Yazmak onun için bir meslek değil; bir kaderdir. Bu kader, çoğu zaman yalnızlıkla, dışlanmayla, yanlış anlaşılmayla örülüdür. Ama Aziz Nesin, yanlış anlaşılmayı göze almadan doğruyu söylemenin mümkün olmadığını çok erken kavramıştır.

Onun eserlerinde karşımıza çıkan tipler, abartılı karikatürler değildir. Tam tersine, fazlasıyla tanıdık yüzlerdir. Memurlar, yöneticiler, çıkarcılar, dalkavuklar, korkaklar, suskunlar… Aziz Nesin, toplumu yukarıdan izlemez; tam ortasında durur. Ne entelektüel kibirle konuşur ne de halk dalkavukluğuna düşer. Bu denge, onu hem güçlü hem de tehlikeli kılar. Çünkü o, kimseye ait değildir; yalnızca hakikate bağlıdır.

Aziz Nesin’in felsefi önemi, insan doğasına dair yaptığı acımasız tespitlerde saklıdır. O, insanı romantize etmez. İnsanın zaaflarını, korkularını, çıkarcılığını açık eder. Ama bunu bir nefret diliyle yapmaz. Aksine, acıyan ama kandırmayan bir bakışla yazar. Onun metinlerinde kötülük şeytani değildir; sıradandır. Ve tam da bu yüzden ürkütücüdür. Aziz Nesin bize şunu söyler: En büyük felaketler, sıradan insanların küçük suskunluklarından doğar.

Eserlerinde sıkça görülen bürokrasi eleştirisi, yüzeysel bir sistem karşıtlığı değildir. Aziz Nesin, bürokrasiyi bir yönetim biçimi olarak değil, bir zihniyet olarak ele alır. Evrakların, mühürlerin, imzaların ardına saklanan sorumsuzluğu teşhir eder. Bu teşhir, yalnızca devlete değil; insanın kendine karşı dürüst olmama hâline yöneliktir. Çünkü Aziz Nesin’e göre sorun sistemden önce, onu işleten akıldadır.

Aziz Nesin’in laiklik, özgürlük ve ifade hakkına dair tavrı da kolaycı değildir. O, özgürlüğü sloganlaştırmaz. Özgürlük, onun dünyasında bedelsiz bir talep değil; bedeli göze alınmış bir duruştur. Bu yüzden sık sık mahkeme salonlarında, karakollarda, gazete manşetlerinde hedef olur. Ama geri adım atmaz. Çünkü Aziz Nesin için geri adım, yalnızca politik bir yenilgi değil; ahlaki bir çöküştür.

Onun çocuklara verdiği önem, edebiyatının en az konuşulan ama en derin damarlarından biridir. Nesin Vakfı, bir hayır işi değil; bir gelecek tasarımıdır. Aziz Nesin, çocukları yalnızca korunması gereken varlıklar olarak değil; özgür bireyler olarak görür. Eğitimi, itaat üretme aracı olarak değil; sorgulama pratiği olarak düşünür. Bu yaklaşım, onun edebiyatıyla doğrudan bağlantılıdır. Çünkü Aziz Nesin, itaat eden bir toplumun gülebileceğine inanmaz.

Aziz Nesin’in dili yalındır ama basit değildir. Bilerek süssüz yazar. Çünkü süs, gerçeği geciktirir. Onun cümleleri hızla akar ama kolay geçmez. Her okunuşta başka bir yerden yakalar okuru. Bu da onun metinlerini zamana dayanıklı kılar. Aziz Nesin eskimez; çünkü anlattığı zaaflar eskimez. İnsan değişmediği sürece, Aziz Nesin günceldir.

Bugün Aziz Nesin yaşasaydı, büyük ihtimalle yine “yanlış anlaşılan” biri olurdu. Sosyal medyada linç edilir, cümleleri bağlamından koparılır, niyeti tartışılırdı. Ama o, yine yazardı. Çünkü Aziz Nesin, anlaşılmak için değil; söylenmesi gerekeni söylemek için yazar. Ve belki de tam bu yüzden, onun yokluğu daha çok hissedilir. Çünkü bugün en çok eksik olan şey, bedel ödemeyi göze alan bir söz.

110 yaşında bir Aziz Nesin düşüncesi, nostaljik bir temenni değildir. Bu, bugüne yöneltilmiş bir sorudur. Hâlâ gülebiliyor muyuz? Daha doğrusu, hâlâ kendimize gülebiliyor muyuz? Aziz Nesin’in mirası, kahkaha değil; yüzleşmedir. O yüzleşmeden kaçtığımız her gün, Aziz Nesin biraz daha haklı çıkar.

Onu anmak, birkaç alıntıyla, birkaç tebessümle olmaz. Aziz Nesin’i anmak, rahatsız olmayı kabul etmektir. Kendi payımıza düşen eleştiriyi üzerimize almaktır. Çünkü Aziz Nesin, bize hiçbir zaman “siz çok iyisiniz” demedi. O, “daha dürüst olabilirsiniz” dedi. Belki de bu yüzden, aradan geçen onca yıla rağmen, hâlâ konuşuyor. Ve biz, istemesek de onu duymaya devam ediyoruz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir