
İnsana en erken öğretilen şeylerden biri, kendini dizginlemesidir. Sessiz olmayı öğreniriz; uyum sağlamayı, fazla hissetmemeyi. Öfke tehlikelidir, tutku kontrol edilmelidir, güç ise ancak sınırlandığında kabul edilebilir sayılır. Toplum, insanın içindeki ateşi bir potansiyel olarak değil, bir tehdit olarak görür.
İnsanlık tarihi, ateşten korkmanın tarihiyle birlikte yazıldı. Ateş hem yaşamı mümkün kıldı hem de yok edebilecek bir gücü temsil etti. Bu yüzden onu kutsallaştırdık, sınırlandırdık, denetim altına almaya çalıştık. Aslında ateşten korkmadık; onu taşıyabilme ihtimalimizden korktuk.
Bugün hâlâ aynı yerdeyiz. Modern toplum, insanın içindeki ateşi adlandırmayı sever ama ona temas etmekten kaçınır. Öfke “tehlikeli”, tutku “kontrolsüz”, güç ise “sorunlu” olarak etiketlenir. Özellikle de bu ateş, itaat etmeyen bedenlerde filizleniyorsa. Çünkü ateş, düzeni bozma ihtimali taşır. Düzen ise her şeyden önce sessizlik ister.
Oysa bastırılan hiçbir şey ortadan kalkmaz. Freud’un dediği gibi, bilinçdışına itilen her dürtü başka bir yerden geri döner. Bastırılan öfke kaygıya, inkâr edilen benlik yabancılaşmaya, susturulan güç ise içten içe çürümeye dönüşür. Toplum bu bedeli bireyin omuzlarına bırakır; sonra da bu yorgunluğu “kişisel zayıflık” diye adlandırır.
Felsefe bize şunu öğretir: İnsanın trajedisi, karanlığının varlığı değil, onunla kurduğu ilişkidir. Platon’un mağarasından çıkmak acıtır; Nietzsche’nin dediği gibi insan, ancak yanarak dönüşür. Ama biz, yanmadan değişmek istiyoruz. Konforlu bir aydınlanma arıyoruz. Oysa dönüşüm, her zaman bir kayıp içerir: eski benliğin ölümü.
Ateş bu yüzden rahatsız edicidir. Çünkü sınırları aşar. Bize kim olduğumuzu değil, kim olabileceğimizi hatırlatır. Gücü tamamen yok etmek mümkün değildir; sadece yönünü değiştirebiliriz. Onu bastırdığımızda yıkıcı olur, tanıdığımızda ise dönüştürücü.
Belki de özgürlük dediğimiz şey, ateşi söndürmek değil; onunla yaşamayı öğrenmektir. Kendi karanlığını tanımayan biri, başkasının karanlığından korkar. Kendi ateşiyle yüzleşmeyen biri, başkasının ışığını tehdit olarak görür. Bu yüzden baskı, her zaman korkudan beslenir.
Asıl mesele şudur:
İnsan ne zaman kendi içindeki gücü ahlaki bir sorumlulukla taşımayı öğrenecek?
Ne zaman sakin olmayı erdem, susmayı olgunluk sanmaktan vazgeçeceğiz?
Belki de gerçek dönüşüm, ateşten kurtulmakta değil; onu insan kalmayı unutmadan taşımakta gizlidir.
Yazan : Reyhan Caner Ahmadi
