
Hepimiz gözümüzü dünyaya bir takım inançların yoğrulduğu bir ortamda açarız. Ruhumuzu, kalbimizi bu inançlara hizalarız. Kalbimizin atış hızı bile gücünü buradan alır ve dünya, bizim için bu çerçevede konumlanır. İnsanın sevinci de hüznü de inançlarıyla şekillenir. Bir şeyi yanlış yaptığımızı düşündüğümüzde üzülür, doğru yaptığımıza inandığımızda kendimizle gurur duyarız.
Bu suretle, çocukken dünyaya baktığımız yerden yetişkin olduğumuz hâlde de bakmaya devam edersek, kalbimizi yine çocukken oluşturduğumuz inançlara hizalarız. Ve kendimizi, o çocuğun dar bakışına sığdırmak zorunda kalırız.
Çocukken dünyayı algılayış biçimimiz sınırlıdır. Kapasitemiz dardır. Çoğu zaman bir şeylere birilerinden duyarak, üzerinde fazla düşünmeden, analiz etmeden inanırız. Bir fikri kolaylıkla kabul ederiz.
Hatta çocukken bize anlatılan hikâyeler, yetişkinlik çağında bile ruhumuzu dalgalandırabilir.
Fakat bu dalgalanma aynı zamanda tanıdık bir liman yaratır: konfor alanı. Bu nedenle kimi insanlar bu alandan çıkamaz. Çocuklukta edindikleri inançları terk etmeyi akıllarından bile geçirmezler.
İnançlar değişmedikçe konfor alanı terk edilemez.
Ve bu kısır döngü, yıllar boyunca sürer gider.
Sonuçta bu insanlar hâlâ çocukken baktıkları yerden dünyaya bakmaya devam ederler.
Bu yüzden onlara rahatlıkla “yetişkin görünümlü çocuklar” diyebiliriz.
Oysa insan, yetişkin zihniyle düşünüp analiz ettiğinde, olaylara bilinçli tercihlerle cevap verdiğinde, kısacası yeni bir yetişkin kimlik inşa ettiğinde, artık kendisi için yeni inançlar kurabilir.
Bu perspektiften dünyaya baktığında, zihni de kalbi de genişler.
Bir insanın kendisi için yeni inançlar inşa etmesi demek; başkalarının onun adına belirlediği doğrularla yaşamaktan sıyrılması demektir.
Bu, kendi doğrularıyla bir hayat kurmak anlamına gelir.
Kendi kimliğini var eden bir insanın insanlık için sunacağı çok şey vardır. Çünkü her insanın kendine özgü yetenekleri ve düşünme biçimi vardır. Kişi bunları geliştirdiğinde, özgün bir bakış açısı ortaya koyabilir.
İnsanlığın hayrına olan tek bir yeni bakış açısı bile yeterlidir.
Buna karşılık, kendisinden önceki insanların çıkarımlarını kopyalayıp ezbere bir hayat süren bir insanın, insanlığa sunabileceği kayda değer bir şey yoktur.
Bir adım daha ileri gidelim:
Kendisini inşa eden insan, sürüden ayrılan insandır.
Halk arasında söylenen “sürünün içindeki kara koyun” ifadesi aslında küçümseyici değil, aksine övülmesi gereken bir konumu anlatır.
Çünkü kendini inşa etmek gibi hayati bir mesele için kara koyun olmak, cesaret ister.
Ve insanlığa yeni yollar açanlar, geleceğe katkı sunanlar, çoğu zaman tam da bu kara koyunlardır.
Bu metin bir çağrı yapıyor:
Çocukluktan miras alınan inançlarla yaşamak mı, yoksa yetişkin bir bilinçle kendini yeniden inşa etmek mi?
Cevap nettir. Cesaret edenler, dünyayı değiştirir.
Yazan : Ayşe ŞEN
