10 Aralık, büyük filozof İbn Rüşd’ün ölüm yıldönümü.
Endülüs’ten Avrupa’ya uzanan bir düşünce yolculuğu…
Aklı savunduğu için sürgün edilen ama yüzyıllar sonra bile ışığı kaybolmayan bir filozof…
Felsefenin kaderini değiştiren bir ses…

İnsan düşüncesinin uzun yolculuğunda bazı isimler vardır; bir medeniyetin damarlarında dolaşan kan gibi hem gizlidir hem belirleyicidir, hem ait olduğu coğrafyanın sesi hem de bütün insanlığın kaderine yön veren bir akıl yürütme biçiminin öncüsüdür. İbn Rüşd, 12. yüzyıl Endülüs’ünün o çalkantılı, kültürlerin birbirine değdiği ve gerilimlerle yoğrulduğu iklimde yetişmiş böyle bir filozoftur. Onu yalnızca bir “şarih”, bir “hukukçu”, bir “tabip” ya da bir “kadı” diye tanımlamak, içinden geçtiği bütün kültürel tortuları aşan sesini eksiltmek olur. Zira İbn Rüşd, aklın tarihsel serüveninde eşik bir figürdür; insanın kendi kaderini düşünme biçimini değiştiren, felsefeyi kapanmakta olan kapılardan yeniden sokağa çıkaran, düşüncenin nefesini genişleten biridir.
Bugün, ölümünün yıldönümü olan 10 Aralık’ta, onu yeniden hatırlamak, yalnızca bir filozofun yaşamını anmak değildir; aklın talihini, düşüncenin özgürlüğünü, bilginin erdemini, insanın kendine ve evrene yönelttiği soruların ısrarını hatırlamaktır. İbn Rüşd’ü bugün bu kadar etkili ve çağın ötesine taşan bir figür yapan esas unsur, onun düşünceyi yalnızca bir entelektüel alıştırma olarak görmeyip, insanın varlıkla ilişkisini kökten dönüştüren bir faaliyet olarak kavramasıydı.

İbn Rüşd’ün felsefe tarihindeki önemini belirleyen temel eksen, akıl ile vahiy arasındaki ilişkiye getirdiği radikal berraklıktır. Bu berraklık, onu hem dönemin dinî otoriteleriyle hem de felsefeyi tehlikeli bir ihtimal olarak gören siyasal güçlerle karşı karşıya getirdi. Fakat İbn Rüşd’ün tavrı, bir meydan okuma olmaktan çok bir analitik açıklıktı: Ona göre akıl ve vahiy, aynı hakikatin iki farklı dile gelişiydi; biri diğerini iptal etmek için değil, tamamlamak için vardı. Felsefe, hakikatin akıl yoluyla kavranmasıydı; din ise, geniş kitlelere aynı hakikati semboller ve mecazlarla ulaştıran bir yoldu. Bu yaklaşım, yalnızca İslam düşüncesi içinde değil, Avrupa felsefesi için de bir dönüm noktası sayılacak nitelikteydi.
Nitekim, İbn Rüşd’ün eserleri Latin dünyasına ulaştığında, Avrupa henüz skolastik düşüncenin kalın duvarları altında soluk alıyordu. “Averroes” adıyla bilinen İbn Rüşd, Aristoteles’in en güçlü yorumcusu olarak kabul edildi ve bir zaman sonra “Commentator”, yani sadece “şârih” değil, Aristoteles’i çağın ruhuyla yeniden canlandıran otorite olarak anılmaya başladı. Orta Çağ Avrupa’sında bu unvanın gücü azımsanamaz: Üniversitelerde Aristoteles ne ise, İbn Rüşd de onun kapılarını açan anahtar gibiydi. Bu nedenle 13. ve 14. yüzyıl entelektüel hayatında “Latin Averroism” denilen güçlü bir akım doğdu. Bu akımın düşünürleri, özellikle aklın özerkliği, felsefenin din karşısındaki konumu ve evrenin yapısı üzerine tartışmalarda İbn Rüşd’ün izini bir pusula gibi takip ettiler.
İbn Rüşd’ün Avrupa üzerindeki etkisini anlamak için yalnızca Thomas Aquinas’ın onu eleştiren metinlerine bakmak bile yeterlidir: Bir düşünürü böylesine ciddiye alan eleştiriler, onun ne kadar sarsıcı bir meydan okuma olduğunu gösterir. Aquinas’ın “karşı çıkma” ihtiyacı hissettiği biri, aslında Avrupa düşüncesini derinden etkileyen bir düşünce damarını açmıştır. Nitekim Rönesans’ın erken dönemlerinde Aristoteles’e dönüş hareketi başladığında, İbn Rüşd’ün yorumları yeniden ivme kazanmış, hatta bazı İtalyan şehirlerinde öğrenciler “Averroistler” olarak ayrı bir entelektüel çevreye dönüşmüştür.
Peki İbn Rüşd’ün Batı’da neden bu kadar yankı bulduğunu belirleyen şey neydi? Belki de en belirleyici olan, onun felsefeyi bir özgürlük pratiği olarak kavramasıydı. O, hakikati aramanın yalnızca bir entelektüel hak değil, aynı zamanda bir sorumluluk olduğuna inanıyordu. Var olanın düzeni, rastlantının değil aklın eseriydi; insan, evreni kavrama yeteneğiyle yaratılmıştı ve bu yeteneği kullanmak, hem bireysel hem toplumsal bir görevdi. Bu nedenle, düşüncenin yasaklanması ya da sınırlandırılması, yalnızca bir bilginin kaybı değil, insanın kendine ihanetiydi.

İbn Rüşd’ün düşüncesini bugün hâlâ güncel kılan şey, onun insan aklına duyduğu bu güvenin hâlâ ihtiyaç duyulan bir ilke oluşudur. O, hakikatin tek bir dogmanın mülkü olamayacağını, ancak araştırma, soru sorma ve eleştirel akıl yoluyla çoğullaşabileceğini savundu. Felsefeyi, “zorunlu bir faaliyet” olarak tanımlaması da bu yüzdendir: Hakikat arayışı ertelenemez, askıya alınamaz, yasaklanamaz; çünkü hakikat arayışı, insanın kendisini anlamaya çalışmasından bağımsız değildir.
İbn Rüşd’ün tüm bu yaklaşımı, Endülüs’ün o çok kültürlü, çok dilli ve çok dinli ortamında filizlenmişti. Orada felsefe yalnızca bir entelektüel faaliyet değil, farklılıklarla birlikte yaşamanın da bir yoluydu. Aklın evrenselliğine olan inancı, bu nedenle siyasal bir çağrıyı da içeriyordu: İnsanlık, ortak bir akılla birbirini anlayabilir. Farklar, hakikatin farklı düzlemlerdeki biçimleridir. Bu yaklaşım, bugün hâlâ çok kültürlülük, birlikte yaşam, din ve aklın ilişkisi üzerine yürütülen tartışmalar için yol gösterici bir nitelik taşır.
İbn Rüşd’ün ölümünden sonra, İslam dünyasında felsefe giderek daha fazla kuşku ile karşılandı; onun eserleri belli dönemlerde yasaklandı, yakıldı, dolaşımdan çıkarıldı. Oysa Batı’da eserleri dolaşıma girdikçe, aklın yeniden doğuşu diyebileceğimiz bir dönüşüm yaşandı. Bu durum, tarihsel bir ironi olarak değerlendirilebilir; fakat aynı zamanda bir uyarıdır: Bir medeniyet kendi filozoflarını görmezden geldiğinde, onların ışığı başka coğrafyaların yolunu aydınlatır. İbn Rüşd’ün kaderi, tam da bunu gösterir.
Bugün dünyada felsefi tartışmaların pek çoğu hâlâ onun sorularının etrafında dönüyor: Aklın sınırı nedir? İnanç ile bilginin birbirini dışlamayan ortak bir zemini olabilir mi? Doğa yasaları ile ilahi düzen arasındaki ilişki nasıl kavranabilir? İnsan, evreni anlamaya çalışırken hangi yöntemleri kullanmalıdır? Bu soruların tamamı, hem İbn Rüşd’ün mirasının hem de bugün hâlâ geçerli olan felsefi problemlerimizin omurgasıdır.
Onu anmak, yalnızca geçmişi yâd etmek değildir; aynı zamanda geleceğe yönelik bir farkındalık üretmek anlamına gelir. Çünkü İbn Rüşd’ün felsefesi, yalnızca bir çağın değil, her çağın yeniden üretmesi gereken bir sorumluluk taşır: Aklı korumak, düşünceyi özgür bırakmak, hakikati araştırmanın değerine sadık kalmak.

İbn Rüşd, hayatının son dönemlerini sürgünle geçirdi. Siyasi baskıların gölgesinde, aklın hakkını savunduğu için dışlanan bir filozoftu. Bu kader, tarihin birçok büyük düşünürüne benzer bir biçimde, düşüncenin bedelini hatırlatır. Fakat bugün, ölümünden yüzyıllar sonra, adı hâlâ özgürlüğü, aklın ışığını, insanın kendi kaderine hükmetme yeteneğini hatırlatan bir sembol olarak yaşamaya devam ediyor.
10 Aralık, işte tam da bu nedenle yalnızca bir tarih değil; aklın adaletine inanan bir filozofun hatırasına duyulan saygının günüdür. Gazete Us olarak, İbn Rüşd’ü bu özel günde anmak, onun düşüncesinin hâlâ içimizde yaşayan sesini duyulur kılmak anlamına geliyor. Zira insanlık, zamanın akışı içinde pek çok şey kaybeder; fakat akıl, soru sorma cesareti ve hakikati arama kararlılığı kaybolduğunda, geriye yalnızca karanlık kalır. İbn Rüşd, bu karanlığa karşı aklın ateşini yakanlardan biridir ve o ateş bugün hâlâ yolumuzu aydınlatmayı sürdürüyor.
Onu anmak, hakikati aramaktan vazgeçmemek demektir.
