Derin bir rüyanın içinde uyandım. Büyümüş iki gencin, kendi bebekliklerini izledikleri tuhaf bir sahnenin ortasındaydım. Onlar, insanın en masum hâline — henüz söze, tercihe ve dünyaya yüklenmemiş zamana — bakıyorlardı. Ben ise anlamını tam olarak bilmeden, onları tanımlamaya çalışıyordum.

Bu sahnenin içinde bir güven duygusu vardı: anne sıcaklığının, huzurun ve kaygısızlığın yoğunlaştığı o ilk temas… “Anne sütünün beyazlığında saklı bir masumiyet” gibi, söze döküldüğünde eksilen ama hissedildiğinde bütünleşen bir saflık.

Rüya ilerledikçe görüntüler çözülüyor, kabaran deniz damlalara ayrılıyor ve her damla inci tanesine dönüşüyordu. Rüya, başka bir rüyanın içine açılıyor gibiydi. Gerçeğe mi yaklaşıyordum; yoksa ondan uzaklaşıp yeni bir alan mı kuruyordum? Bu ikisini ayırmak günden güne zorlaştı.

Peki insanın gerçeği nedir?
Yaşam boyunca giydiğimiz roller, benlikler ve yüzler mi?
Yoksa bunlardan bağımsız, dipte duran ve her dönüşümde kendini yeniden gösteren çıplak varlık hâlimiz mi?
Belki de bu sorunun kendisi, gerçeği bulmaktan çok ona yaklaşma arzusunu canlı tutuyordur.

Belki gerçek, denizin üzerinde yürürken hissedilen o tuhaf hafifliktir: “Sanki tüm varlık ayaklarımızın altındaymış gibi; sanki ruhumuza dokunan bir sonsuzluk bizi taşırmış gibi…” Uyanmak, rüyadan kopmak değildir aslında; rüyanın içindeki anlamın bize temas etmesidir.

Rüya mı bizi gerçeğe yaklaştırır, yoksa gerçek mi rüyanın içinden konuşur? Bazen ikisi birbirine karışır ve insan, ne denizin kıyısında durduğunu bilir ne de kendi benliğinin merkezinde.

Belki de yaşadığımız her an, rüya ile gerçek arasında salınan bir bilinç hâlidir — biz ise bu akışın içinden, elimizden geldiğince, kendi anlamımızı seçmeye çalışırız.

Nurşin Arslanboğa

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir