Arthur Schopenhauer, insanın varoluşunu değerlendirirken umuda yer vermez. Çünkü ona göre yaşamın tamamı acıdan başka bir şey değildir. Mutluluk ise yalnızca acının geçici bir simgesidir. İnsanın varoluşu hakkında İsteme Ve Tasarım Olarak Dünya’da şöyle der:
“Yaşam bir sarkaç gibidir, bir uçta acı, diğer uçta can sıkıntısı vardır.”
Ona göre insan ne acıdan kurtulabilir ne de huzurunu koruyabilir. Schopenhauer’a göre bu durumun temel nedeni “yaşama iradesi”dir. Varolduğumuz andan itibaren hepimiz içgüdüsel olarak yaşama ve sahip olma isteği taşırız. Bu irade ise bizi sürekli olarak bir şeyler istemeye, arzulamaya yöneltir. Bitmek bilmeyen isteklerimiz vardır ve nihayetinde elde edince daha fazlasını istediğimiz bir doyumsuzluğumuz. Örneğin yeni araba isteriz, elde edince de daha lüksünü alma hayali kurarız. Ya da bir statüye ulaşırız ama daha yüksekte olmayı hedefleriz. Bu tüm hayatımızın özeti niteliğindedir; yeni bir iş, yeni bir ev, daha güzel bir ilişki, daha iyi bir yaşam…
Lakin her yeni isteğin aynı zamanda yeni bir eksiklik taşıdığını farketmeyiz. Bu nedenle istediğimiz şeye ulaştığımız anda başka bir boşlukta buluruz kendimizi. Yine İsteme Ve Tasarım’da bu durumu “İstemek eksikliktir; eksiklik acıdır, bu yüzden hayat acıdır” sözleriyle ifade eder.
Hepimiz günlük hayatta bu durumu yaşarız. Örneğin uzun zamandır istediğimiz bir şeyi elde ettiğimizde duyduğumuz mutluluk geçicidir. En fazla birkaç gün sürer ve sonra kaybolur. Çünkü aklımız başka bir şeye yönelmiştir. Ya da kendimize koyduğumuz bir hedefe ulaştığımızda peşinden başka bir hedef belirleriz, ulaştığımız hedefin önemini görmeyiz. Sürekli bir şey isteriz, yeniden çabalarız ve yine hayal kırıklığı yaşarız. Sonuçta bu bir döngü haline gelir ve asla bitmez, dur noktamız olmaz ve “artık yeter” demeyiz. İşte bizim bir türlü bitmeyen bu arzumuzu Schopenhauer, insanın kaderi olarak tanımlar.
Bu nedenle Schopenhauer insanın temel duygusunun mutsuzluk olduğunu söyler. Çünkü her tatmin geçicidir ve her istek bir süre sonra yerini can sıkıntısına bırakır. Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar adlı eserinde de söylediği gibi:
“İnsanın mutsuzluğu, bir şeyleri arzulamaktan hiç vazgeçmemesindendir.”
Schopenhauer’ın pesimist olarak bilinmesinin nedeni tam da bu cümlelerde yatar işte. O, gerçeği olduğu gibi yansıtmıştır, insana umut yüklemez. Çünkü asıl amacı yaşamı güzelleştirmek değil, onu olduğu gibi göstermektir. Der ki:
“İnsan, yaşamın bir lütuf değil, bir yük olduğunu fark ettiğinde olgunlaşır.”
Ona göre insanın kazandığı bu farkındalık hayata karşı yenilmek değil aksine özgürleşmektir. Çünkü döngü haline gelmiş mutluluk arayışımızdan vazgeçtiğimizde, beklentilerimiz de azalmış olur ve daha az acı çekeriz. Bu nedenle huzura ulaşmamızın tek yolu arzularımızı susturmaktan geçer. Ne kadar az istek o kadar az hayal kırıklığı demektir. Kural basittir: beklenti içine girmemek, sessiz kalmak ve en önemlisi kendi kendine yetebilmek.. Ona göre mutluluk, yeni bir şeyler eklenerek değil, eksilterek gelir. Aforizmalar Üzerine kitabında da bunu “en büyük mutluluk acının yokluğudur” sözleriyle ifade eder.
Ben Schopenhauer’in pesimist tavrına gerçeği olduğu gibi gösterdiği noktada katılıyorum. İnsanın mutsuzluğu dış dünyadan ziyade kendi içinden geliyor evet. Kendi düşüncelerimiz, isteklerimiz, doyumsuzluğumuz bizi kaygının kölesi yapıyor. Bir şeyleri değiştirmeye çalıştıkça, avucumuzdan kayıp gidiyor. Günün sonunda ise büyük bir hevessizlik ve isteksizlikle baş başa kalıyoruz.
Gerçeklerle yüzleşme cesareti bulan ve kaygılarımızın mutluluğumuzdan daha üstün olduğunu düşünen herkes, içinde bir parça Schopenhauer taşıyor fikrimce. Onun felsefesini gerçeğe en yakın felsefe olarak görüyor belki de. Çünkü hayat, doğası gereği hep bir eksiklik barındırıyor. Dolayısıyla bu durumu bastırmak yerine kabul etmek, insana garip bir dinginlik veriyor. Acı çekmenin, kaygı yaşamanın, tatmin olamamanın aslında hayatın bir gerçeği olarak görmeye başladığımızda sarsıcı bir etkiyle karşılaşmıyoruz. Schopenhauer, “Mutluluk bir hayal; acı ise gerçektir” diyerek kendini haklı çıkarıyor burada.
Mutluluğun peşinden koşmak iyi bir şey gibi görünebilir lakin karşılık bulamadığımız her durum bizi yorar. Buna karşın acının varlığını kabullenmek ise bizi olgunlaştırır. Schopenhauer’ın da dediği gibi belki de “Asıl bilgelik dünyayı değiştirmekte değil, onu olduğu gibi kabullenebilmektedir.”
Fakat gerçek huzura ulaşma konusunda biraz duraksamak istiyorum. Çünkü Schopenhauer’ın bakış açısıyla her şeyi olduğu gibi kabullenmek de gerçek huzuru sağlamayabilir. Sonuçta insanlar, yaşamak için doğası gereği bir şeylere tutunmak zorundadır. Kimi Tanrı’ya inanır, kimi bir sanata, kimi bir insana veya bir fikire.. Herkesin tutunduğu şey farklıdır ama amaç aynıdır: Yaşayabilmek ve dayanabilmek.
Bazen öyle kötü şeyler yaşarız ki tutunduğumuz şeyler bir yana dursun; huzur ve mutluluk dediğimiz kavramların gerçekliğine dahi inanmayacak seviyeye ulaşırız. Bu nedenle bazen her şeyi olduğu gibi kabul etmek de bize huzur vermeyebilir. Kendimizi dünyaya karşı sessizleştirmek ve bir adım geride durmak da mutluluk vermeyebilir. Sahiden insanın, yaşamak için tutunduğu inançları bile sarsılmışken olumlu olan için çabalamaya gücü var mıdır? Belki bu soru da Schopenhauer’ın dediği gibi cevabı olmayan ama yaşamın kendisi kadar gerçek bir sorudur.
Yazan : Elif Us
Gazeteus / Makale
