İnsanın inanç temelleri sarsıldığında, varlık parçalanmış bir bütünlüğe doğru yönelir; adeta toza dönüşen öz, yeniden kendi ana kaynağına dönme arayışına girer. Bu da insanın, parçalar halinde savrulsa dahi, tekrar bir araya gelerek bütünleşme ve varoluşunu yeniden kurma sürecine işaret eder.

Bu çözülüşün temel nedeni, ilahi mekanizmanın insani düzlemde de işletilmesini beklemektir. Yani bireyin, çevresinden inanç, ahlak ve erdemin görünür kılınmasını talep etmesi. Ancak Tanrı’dan beklenen kudret ve mükemmelliğin insanlara atfedilmesi, insan varlığının kırılma noktasını oluşturur. Zira insan, yaratılışında eksikliği ve sınırlılığı barındıran bir varlıktır; bu sınır gözden kaçırıldığında, öznenin kendi ideali tarafından hayal kırıklığına uğraması kaçınılmaz hale gelir.

Kierkegaard’ın “iman sıçrayışı” kavramında vurguladığı gibi, insanın varoluşu, aklın ötesinde bir güven ilişkisine dayanır. İmanı, yalnızca insanlara ya da toplumsal normlara yüklemek, bireyi “umutsuzluk” durumuna sürükler. Benzer biçimde İbn Arabî’nin “insan-ı kâmil” öğretisinde, insanın asli eksikliği ancak ilahi hakikat ile bütünleştiğinde aşılabilir.

Gerçek sevgi, sadakat ve hakikate ait tüm değerler, insana verilmiş sınırlı bir zaman içinde yaşatılabilir. Bu değerlerin bedenle uyumlu olmadığı, akıl ile ruhun bütünleşemediği noktada ise birey kendi içsel çelişkisiyle karşı karşıya gelir. Bu karşılaşma, aynı zamanda insanın kendi bitişiyle yüzleşmesi anlamına gelir.

Son kertede, varlığın imtihanı, ruhun hiçbir zaman tam anlamıyla barışmaya yanaşmadığı bu eksiklik halidir. İnsan, bu çatışmayı gizlemek veya katlanılır kılmak için “benlik maskesi”ni takar; fakat bu maske, hakikatin üzerini örten bir yanılsamadan öteye gidemez.

Gazeteus / Makale

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir