Yaşadığımız her talihsizliğin kendi başarısızlığımızdan kaynaklandığına inanılan, yoksulluğumuzun ya da yoksunluğumuzun temel sebebinin “içimizdeki beni” yeterince ortaya çıkarmamaktan kaynaklandığına emin bir toplumdayız. En çok satan kitapların çoğunlukla kişisel gelişim kitapları olduğu bir “kendi kendine yardım” kültürü, bireyi yalnızlığa ve sürekli bir öz-değerlendirme döngüsüne mahkûm ediyor. “Kendine yardım etmeyene kimse yardım etmez” söylemi, yerini “kendine yardım etsen de sana yardım etmem” anlayışına bırakıyor. Böyle bir toplumda, bireysel ve toplumsal olarak yüz yüze olduğumuz en önemli kriz, belirsizlik ve güvencesizlikle baş etme kapasitemizin tükenmişliğidir.

Evren Balta, Tedirginlik Çağı kitabında neoliberal toplumların bireyi kendi kaderine terk edişini gözler önüne seriyor. Başarısızlıklarımız artık işsizlik politikaları, sosyal güvence eksikliği ya da devletin yetersizliğiyle açıklanmıyor; “kendimizi yeterince ortaya koymamış” olmamız gibi kişisel eksikliklere indirgeniyor.

Kendine yardım toplumunu ve en çok satan kişisel gelişim kitaplarını ne ruhsal mitler ne de psikolojik reçeteler kurtarabiliyor. Çünkü birey, kendi sorumluluğunu almaya itildiğinde, bunu yapabilmesi için dünyayla ve etrafındaki herkesle bağının “mecburiyet, yük ve sorumluluk” olduğu inancı yerleştiriliyor. Sistem, ne kadar bencillik o kadar bireysellik anlayışını dayatarak, insanın toplumsal varlık olma kapasitesini aşındırıyor. Dayanışma ve ortaklık yerine, bireyin kendi başarısı ve eksikliği üzerinden kendini ölçmesi bekleniyor; yalnızlık ve tedirginlik derinleşiyor.

Bu yalnızlaşma ve bireysel sorumluluk baskısı, Michel Foucault’nun güncel yorumlarından hareketle necropolitika ile de ilişkilendirilebilir. Necropolitika, teknik olarak “yürüyen ölüler teorisi”dir; yaşamın, ölümün gücüne tabi kılınmasının çağdaş biçimlerini, bazı bedenleri yaşam ve ölüm arasında farklı konumlarda tutmaya zorlamayı analiz etmenin bir yolu ve sonucudur. Bugün, neoliberal sorumluluk ideolojisi ile pekişen bu düzen, kimi bireyleri sürekli risk ve güvencesizlik altında bırakırken, bazılarını yaşamın ayrıcalıklı tarafında konumlandırır. Böylece bireylerin yalnızlığı, belirsizliği ve tedirginliği sadece psikolojik değil, siyasal bir durum hâline gelir.

Necropolitikanın gösterdiği bu eşitsiz ve tedirginleştirici düzen, bireyin toplumsal bağlardan koparılmasını derinleştirir. Dayanışma ve aidiyet ihtiyacı, sadece psikolojik bir arayış değil, hayatta kalma ve kendini güvenceye alma meselesi hâline gelir. Çünkü yaşam ve ölüm arasındaki farklı konumlandırmalar, toplumsal ilişkileri ve kolektif sorumlulukları bireysel kaygılarla şekillendirir. Bu bağlamda, çağdaş toplumda bireyin “kendine yardım etmesi” beklenirken, gerçek anlamda yardım ve destek ancak ortak hareketle, toplumsal bağlar üzerinden mümkün olur.

Hayat giderek kontrolümüzden çıkarken, yeterince istersek (ve olumlu düşünürsek) her şeyi kontrol edebileceğimiz fantezisi, self-help yani “kendi kendine yardım” kültürü yoluyla sürekli pompalanır. Bu kültür, bireyi yalnızca kendi eksikliklerini telafi etmeye itmekle kalmaz, aynı zamanda sistemin dayattığı belirsizlik ve güvencesizlikle baş etme kapasitesini de bireyselleştirir. Oysa gerçek dayanışma, toplumsal bağların güçlendirilmesiyle, kolektif sorumluluk ve aidiyet duygusuyla mümkündür. Balta’nın işaret ettiği gibi, çağımızın tedirginlik krizi, sadece bireysel bir sorun değil, toplumsal ve siyasal bir krizdir.

Gazeteus : Makale

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir