Bugünün dünyasında “olay” dediğimiz şey, yaşanmış bir gerçeklik olarak değil üretilmiş ve tüketilmeye hazır bir enformasyon paketi olarak sunuluyor. Henüz bir olayın anlamını kavrayamadan ekranımıza yeni bir olay düşüyor. Sonsuz bir “kaydırmalar evreni”ne hapsolan bizler için sosyal medya, bu sürecin katalizörü konumunda. Başlangıcı ve sonu olmayan sürekli yenilenen bir “şimdi” hali.
Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon adlı kitabında radikal bir iddia ortaya koyar: Ona göre modern dünya artık gerçeği yansıtmaz; onu ortadan kaldırır ve yerine kendi gerçekliğini koyar. Bu noktada “yerine geçen” gerçeklikler; göstergelerdir. Yani bizler gerçekliğin kendisiyle değil onun temsil biçimleriyle – daha doğrusu gerçekliğin bizzat yerini alan- simülasyonlarla karşı karşıyayız.
“Burada bir taklit, suret ya da parodiden değil, aslı yerine göstergeleri konulmuş bir gerçek, başka bir deyişle her türlü gerçek süreç yerine işlemsel ikizini koyan bir caydırma olayından söz ediyoruz.” (J.Baudrillard)
Baudrillard’ın simülasyon dediği durum “gerçek” ile “sahte” nin arasındaki farkın yok edildiği bir durumdur. Mesela hastaymış gibi yapan kişi yatağa uzanıp bu hastalığı canlandırmaya çalışır fakat hastalığı simüle eden kişide o hastalığa dair semptomlar bizzat görülür. Bu hiper-gerçeklik yani kurgu ile gerçek arasındaki çizginin yok olması anı sadece bireysel durumlarda değil toplumsal olaylarda da görülür. Sosyal medyada paylaşılan bir haber videosunu düşünün. O anın ve gerçekliğin kendisinden çok videonun kendisi gündem olmuştur. “olay” dediğimiz şey kendi bağlamından da koparılarak varlığını sürdürebilir hale gelmiştir.
Gerçek kopuşun sonucu sadece bireylerin ötesinde kitlelerin yapısında da kendini gösterir. Baudrillard burada kitleyi, toplumsalın içinde kaybolduğu kara delik olarak tanımlar. Kitleler, sosyolojinin tanımlamaya çalıştığı gibi grup, sınıf, topluluk gibi yapılara benzemez. Kitleler, dağınık ve edilgendir. Baudrillard’ın deyimi ile ne aktif bir fail ne de toplumsal bir öznedirler. Tam aksine toplumsalın enerjisini emen ve yeniden yansıtmayan kara deliklerdir. Sosyal medyadaki gündem akışı tam da burada kitleyi görünür kılar. Kitle, gündemdeki sayısız haber, görüntü ve olay arasında hareket eder, tepki verir gibi görünse de hiçbir şeyi dönüştürmez. Tepkiler, yorumlar… Hepsi akışın içinde eriyip gider. Tabii burada kitleleri gözetimsiz ve tamamen başıboş gibi düşünmemek gerekir. Tıpkı Foucault’un gözetim toplumu gibi iktidar mekanizmaları da kitleleri çeşitli vesilelerle izler ve yoklar. Baudrillard için mesele iktidarın göstergeler ve imajlar içinde görünmezleşmesidir. Bu nedenle gündem akışında olan tepkiler gerçek bir toplumsal dönüşümün parçası olmaktan ziyade imajların dolaşımıdır.
Örneğin, büyük bir toplumsal olayın ardından sosyal medyada hızla yayılan protesto görüntülerini düşünelim. Bu görüntüler milyonlarca kez paylaşılır, destek mesajları atılır, tepkiler verilir. Ancak bu görünür “hareketlilik” çoğu zaman yalnızca sayısal bir iz bırakır; sokakta ya da siyasette somut bir dönüşüm yaratmaz. Yine de bu süreçte başka bir şey olur: Platform algoritmaları, paylaşımları, beğenileri ve yorumları kayıt altına alır; böylece kitlelerin neye tepki verdiği, hangi duygulara yöneldiği ve hangi içeriklere ilgi gösterdiği iktidar mekanizmalarının eline geçmiş olur. Foucault’nun gözetim toplumu tespitindeki gibi, bireyler burada hem “katılımcı” hem de “gözetlenen” konumunda olur.
Bu noktada gündemdeki olay, kendi maddi gerçekliğinden çok, yarattığı imgeyle var olmaya başlar. İmaj, olayı temsil etmekten çıkıp onun yerine geçer. Hatta bir süre sonra olayın aslı unutulur, geriye yalnızca o imajın yarattığı duygu kalır. Böylece imaj, gerçekliği adım adım yutar. Bu kayıp basit bir bilgi eksikliğinden ziyade artık “olmak” ile “görünmek” aynı şeydir. Ona göre bazı grevler bile simülasyona dönüşmüştür. İşçiler grev yaptıklarını ilan eder, pankartlar açar, yürüyüşler yapar; fakat aynı zamanda çalışmaya devam ederler. Yani grev, bir “iş bırakma” eylemi olmaktan çok, “grev yaptığını gösterme” performansına indirgenir. Burada gerçek (çalışmayı durdurmak) ortadan kalkmış, yerine yalnızca eylemin imajı geçmiştir.
Bu noktada, ister fabrika önünde ister sosyal medya akışında olsun, asıl tüketilen şey “olay” değil, onun görsel ve sembolik temsilleridir.
Bu hiper-gerçeklik halinde insan zihni başsız ve sonsuz akışın içinde yıpranmaya yüz tutmuştur. Sosyal medya gündemi sürekli yüksek debili şelale gibi üzerimize boşaltır. Bu hız bireyde toplumsal bir yorgunluk doğurur.
Akışın hızı ve sürekli değişen gündem hali ile geçmiş unutularak gelecek tasavvur edilemez hale gelir. İnsan sürekli anda yaşar ve bu an, her an başka bir an tarafından yok edilir. Zaman algısı parçalanır ve insan sürekli şimdi döngüsünde sıkışır. Sürekli ekrana düşen sarsıcı görüntülerle empati eşiği yükselir hatta bazen tamamen kaybolur ve kişi tüm bu olay sarmalında hissisleşerek duyarsızlaşır.
Tüm bunların olduğu bir ortamda anlam da yitecektir elbet. Bu toplumsal yorgunluk, bireyi hem pasif hem de sürekli uyarılmış bir hale getirir. Bu paradoksal durum, Baudrillard’ın “kitle” tanımındaki edilgenlik ile Foucault’nun “gözetim” analizinin birleşim noktasında durur: İnsanlar tepki verir, ama bu tepkiler yalnızca sistemin akışını besler.
Baudrillard’a göre simülasyon çağında “gerçeğe dönmek” gibi bir ihtimal yoktur; çünkü gerçeğin kendisi çoktan buharlaşmış, yerine göstergeler geçmiş, imgeler kendi özerk evreninde dolaşmaya başlamıştır. O yüzden elimizde kalan şey, “gerçek” sandığımız imgelerin içinde yaşamayı öğrenmektir.
Peki, bu durumda yapılabilecek tek şey akışa kapılmak mı? Belki de mesele, akışı durdurmak değil, onun ritmini fark etmek ve kendi mesafemizi yaratmaktır. Sosyal medyada gördüğümüz her “olay”ın aslında seçilmiş bir çerçeve, kurgulanmış bir anlatı olabileceğini bilmek; imajın cazibesine kapılmadan önce, onun hangi bağlamı unutturduğunu sorgulamak…
Yazan : Tuğba Gevrek Çiftçi
Gazeteus : Makale
