Günümüzde toplumun en görünür hastalıklarından biri empati eksikliği. Başkasının ne hissettiğini anlamak, onun acısına ortak olmak ya da onun bakış açısından bakmaya çalışmak, artık pek rağbet gören davranışlar değil. Bunun yerine bireyler, çoğu zaman kendi görünürlüğünü, duygularını, fikirlerini ve isteklerini merkeze alan bir yaşam anlayışını benimsiyor. Peki bu durumun temelinde ne var? Narsisizm mi arttı, yoksa empati mi kayboldu? Narsisizm, psikolojide kişinin kendisine aşırı değer vermesi, dış onaya bağımlı hale gelmesi ve başkalarının ihtiyaçlarını gözetmeden kendi benliğini yüceltmesiyle tanımlanır. Freud’a göre bu, aslında insan doğasının bir parçasıdır.
Bebeklikten itibaren herkes bir tür “birincil narsisizm” yaşar. Ancak zamanla, sosyal ilişkiler, hayal kırıklıkları ve karşılıklı deneyimler sayesinde bu narsisizm dengelenir ve yerini empatiye bırakır. Fakat bu süreç bozulursa özellikle çevre sürekli olarak bireyi “özel” olmaya, kendini öne çıkarmaya zorluyorsa narsisizm bir kişilik örüntüsüne dönüşebilir. İçinde yaşadığımız kültür ise tam da bunu yapıyor, bireyi merkeze koyuyor. Rekabetin teşvik edildiği, başarının sadece bireysel çabayla ölçüldüğü, duygusal zayıflığın zaaf olarak görüldüğü bir dünyadayız. Bu kültürün en güçlü sahnesi ise hiç kuşkusuz sosyal medya. Instagram’daki küratörlenmiş hayatlar, TikTok’taki kendini gösterme yarışları, Twitter’daki fikir gösterişi…
Tüm bu mecralar birer “benlik vitrini” haline geldi. Kendini sergile, beğeni topla, görünür ol. Görünür olmadığın an, adeta yoksun sayılıyorsun. Bu görünürlük ekonomisi, empatiyi geri plana atıyor. Çünkü empati, durup düşünmeyi, yavaşlamayı, başkalarını dinlemeyi ve kendi sınırlarını aşmayı gerektirir. Oysa sosyal medya kültürü hız, anlık tepki ve sürekli dikkat talep eder. İnsanlar başkasının hikâyesine değil, kendi hikâyelerinin “hikâye” bölümüne yatırım yapıyor. Diğerleri, sadece bir fon ya da arka plan haline geliyor. Üstelik bu sadece dijital bir sorun değil. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın ifadesiyle, ilişkiler bile artık tek kullanımlık hale geldi.Empati, kalıcılık isteyen bir beceridir. Oysa modern ilişkiler geçici, yüzeysel ve çıkar odaklı hale geldiğinde, karşı tarafı gerçekten anlamak yerine işlevselliği önemseniyor. Karşımdaki beni nasıl hissettiriyor değil, bana ne sağlıyor?
Peki, bu empati kaybının sonuçları neler? Öncelikle, duygusal yalnızlık. İnsanlar artık çevresinde çok kişi olmasına rağmen anlaşılmadığını hissediyor. Bu da anksiyete ve depresyon gibi ruhsal sorunlara zemin hazırlıyor. Ayrıca empati eksikliği toplumsal kutuplaşmayı artırıyor. Farklı düşünceye, farklı inanca ya da farklı yaşam tarzına sahip kişilere karşı tahammülsüzlük yaygınlaşıyor. Çünkü empati, farklı olana duyulan merakın da temelidir. Merak etmeyen, anlayamaz, anlayamayan, düşmanlaştırır.Empatiyi yeniden öğrenmek mümkün mü? Öncelikle bireysel farkındalık şart.
Empati, bir yetenek değil, geliştirilebilir bir beceridir. Dinlemeyi öğrenmek, duygulara alan açmak ve kendi benliğini zaman zaman geri çekebilmek gerekir. Ayrıca eğitim sisteminde, ailede ve medyada bu becerilerin desteklenmesi ÖNEMLİDİR. Empati, yalnızca bireysel bir erdem değil, toplumsal bir gerekliliktir.Sonuç olarak, narsisizmin teşvik edildiği bir çağda empati bir direniş biçimidir. Çünkü başkalarını anlamak, onların gözünden bakmak, kendi kabuğunu kırmayı ve konfor alanından çıkmayı gerektirir. Bu cesareti gösterebildiğimiz ölçüde, yalnızca başkalarını değil, kendimizi de daha derinlemesine anlayabiliriz. Çünkü bazen kendini anlamanın yolu, başkasını hissetmekten geçer.
Yazan : Nurgül Kayhan
Gazeteus / Makale
