Orson Welles’in 1941 tarihli başyapıtı Citizen Kane, sinema tarihinde yalnızca teknik açıdan değil, düşünsel açıdan da çığır açan bir yapıttır. Ulus Baker için bu film, sinemanın anlatı yapısını nasıl söküp yeniden kurabileceğini gösteren en güçlü örneklerden biridir. Onun deyimiyle, Citizen Kane “sinemanın yalnızca anlatmakla değil, düşünmekle meşgul olduğu nadir anlardan biridir.”

Anlatı Parçalanırken Düşünce Kurulur

Citizen Kane, klasik anlatının çizgisel zaman örgüsünü alt üst eder. Film, medya patronu Charles Foster Kane’in ölümüyle başlar ama onun yaşamı, farklı kişilerin tanıklıkları üzerinden parçalı biçimde geri kurulur. Bu yapıda ne kronolojik bir bütünlük vardır ne de güvenilir bir anlatıcı.
Ulus Baker, bu noktada şunu vurgular:

“Welles’in sineması, anlatının çözülmesinin de bir düşünce üretme biçimi olduğunu kanıtlar. Çünkü her anlatı biçimi, belirli bir zaman ve hakikat algısını taşır.”

Filmin parçalanmış yapısı, seyirciye tekil bir hakikat sunmaz. Tam tersine, her tanıklık, bir başka Kane figürü çizer. Bu da öznenin parçalanmışlığını, belleğin güvenilmezliğini ve zamanın kırılganlığını ön plana çıkarır.

Zamanın Kırıldığı Nokta

Ulus Baker’e göre Citizen Kane, sinemada zamanın nasıl kırılabileceğine dair bir laboratuvar gibidir. Olaylar, düz bir çizgide ilerlemez. Zaman, kişisel hatıraların akışına göre kıvrılır, katlanır, geri sarılır. Bu bağlamda film, Deleuze’ün “zaman-imge” kavramına da yakındır.
Zira burada zaman, sadece olayların arka planı değil; karakterlerin iç dünyasıyla birlikte bükülen, çoğalan, eksilen bir yapıdır. Kane’in devasa şatosu Xanadu, adeta bu zamanın donmuş hâlidir. İçinde dolaşılamayan, ama yankısı hissedilen bir geçmiş.

Belleğin Güvenilmezliği ve Sinemanın Düşünsel Gücü

Filmde Kane’in hayatını tanımlayacak tek bir cümle bulunamaz. Her kişi onu kendi belleğinden anlatır, ama bu anlatıların hiçbiri bir diğerini doğrulamaz. Ulus Baker, bu yapıyı şöyle yorumlar:

“Bellek, sinemada hiçbir zaman sabit bir zemine oturmaz. Citizen Kane, sinemada belleğin parçalanabilirliğini göstermekle kalmaz, bu parçalanmanın içinden bir düşünce üretir.”

Welles’in kullandığı aynalar, gölgeler, devinimli kamera açıları; yalnızca estetik tercihler değil, bilinç ve temsil meselesine dair görsel sorular haline gelir. Kane’in ölmeden önce söylediği “Rosebud” sözcüğü, asla tam olarak çözülemez. Çünkü Baker’in de vurguladığı gibi, bazı imgeler açıklanmaz, sadece düşünülür.

Gerçekten Bir Özne Var mı?

Citizen Kane, özne dediğimiz şeyin bir merkezden değil, dağılmış izlenimlerden oluştuğunu gösterir. Bu da Baker’in sıklıkla ele aldığı “öznenin dekonstrüksiyonu” meselesine sinema üzerinden yaklaşmayı sağlar. Kane, yaşarken çevresindekiler tarafından bir figür olarak inşa edilmiş; öldüğünde ise anılardan, boşluklardan, çelişkilerden ibaret bir gölgeye dönüşmüştür.

“Sinemada özne, bazen varlık değil, bir boşluk etrafında dönen hikâyedir.” — Ulus Baker

Sinemanın Felsefeye Yaklaştığı Yer

Ulus Baker için Citizen Kane, sinemanın yalnızca hikâye anlatan değil, hikâyeyi sorgulayan bir sanat olduğunu hatırlatır. Film, zamanın nasıl kırılabileceğini, belleğin nasıl çarpıtılabileceğini ve bir yaşamın nasıl hiçbir zaman tam olarak kavranamayacağını düşündürür. Ve tam da bu nedenle, Citizen Kane, sinemanın felsefeye en çok yaklaştığı noktalardan biridir.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir