Bazen hissediyorum.
Sanki duyarlı olmak bu çağda bir yük gibi görülüyor. Empati kurmak, hissetmek, insanlara ya da olaylara kalpten bağlanmak; övülecek bir şey değil de saklanması gereken bir zaafmış gibi muamele görüyor. Oysa içten içe hepimiz biliyoruz ki, asıl sorun duyarlılık değil görmezden gelinen gerçekler.
Bugün, sistemin ya da ilişkilerin karanlık taraflarına dikkat çeken insanlar çok kolay susturuluyor. “Abartıyorsun”, “aşırı hassas davranıyorsun” deniyor onlara. Hatta bazen iş daha da ileri gidiyor; sorgulayan, hisseden, anlamaya çalışan insanlar “şizofren”, “bipolar”, “paranoyak” gibi ağır psikiyatrik etiketlerle yaftalanıyor. Yani aslında bir tür duygusal sansür uygulanıyor; hem de en kişisel alanlarımızdan birinde.
Bu yazıda, duygusal zekâsı yüksek, olaylara yüzeyin ötesinden bakabilen insanların neden bu kadar kolay “rahatsız” olarak etiketlendiğini sorgulamak istiyorum. Bu sadece bireysel bir mesele değil; arkasında güçlü psikolojik ve sosyolojik mekanizmalar var. Belki de asıl soru şu: Neden duygularımızı bastırmak, anlamaktan daha kolay bir yol gibi sunuluyor?
Benim derdim birilerine karşı gelmek değil. Aksine, daha çok anlamak, daha çok hissetmek ve daha sağlıklı ilişkiler kurabilmek için konuşmak istiyorum. Çünkü bazen bir sorunun varlığını kabul etmek, onu çözmenin ilk adımıdır.
Bir insan, bir ilişkinin toksik olduğunu söylediğinde ya da sistemdeki bir adaletsizliğe dikkat çektiğinde, karşı tarafın en sık başvurduğu savunma mekanizmalarından biri, onu “hasta” ilan etmektir. Ne yazık ki bu, çok tanıdık bir senaryo. Hemen şu cümleler devreye girer:
“Sen şizofrensin, kafanda kuruyorsun.”
“Bu kadar duygusallık bipolar bozukluk gibi.”
“Senin acilen bir psikoloğa görünmen lazım.”
Bu tür söylemler, aslında tartışmanın özüne dokunmaktan kaçmanın, sorumluluktan sıyrılmanın manipülatif yollarıdır. Gerçeği konuşmak rahatsız edicidir çünkü konforlu alanları tehdit eder. Bu yüzden konuya bakmak yerine, konuşanı itibarsızlaştırmak daha kolay gelir. Mesele artık ne söylenildiği değil, kimin söylediği olur ve o kişi “zihinsel açıdan sorunlu” ilan edilerek dışlanır.
Ama burada olan sadece psikolojik şiddet değil. Bu aynı zamanda bir tür “epistemolojik gasp” tır. Yani gerçeği gören, hisseden, sorgulayan kişinin bu bilgiyi dile getirme hakkı elinden alınır. “Sen hasta olduğun için böyle görüyorsun” denerek, onun sezgileri, deneyimleri, gözlemleri geçersiz kılınır. Oysa çoğu zaman “fazla hassas” denen insanlar, aslında fazlasıyla farkında olanlardır.

Tarih boyunca duygusal, sezgisel, derin düşünen insanlar çoğu zaman dışlanmış, anlaşılmamış, hatta tehdit olarak görülmüştür. Kadınsa “cadı” ilan edilmiştir, erkekse “melankolik” ya da “dengesiz.” Hislerini dile getiren birinin sesi, “histerik” yaftasıyla bastırılmıştır. Ne yazık ki bu baskı biçimi zamanla sadece biçim değiştirmiştir, özü değil.
Bugün artık kimse birini cadılıkla suçlamıyor belki, ama yerine çok daha modern, daha steril görünen etiketler konmuş durumda.
“Duygudurum bozukluğu”, “kişilik bozukluğu”, “aşırı duyarlılık.” Ruh sağlığı, elbette bilimsel bir alandır ve bu tanılar gerçek sorunlara işaret eder. Ancak sorun, bu kavramların her duygusal tepkiyi, her farklı düşünceyi, her itirazı susturmak için kolayca kullanılır hale gelmiş olmasıdır.
Bazen bir insanın derin sezgileri, güçlü farkındalığı, içinde bulunduğu sistemin ya da ilişkinin çatlaklarını görmesini sağlar. Ama tam da bu yüzden, “fazla düşünen”, “fazla hisseden” biri haline gelir. Ve o an, psikiyatrik etiketler bir silah gibi devreye girer. Sessizleştirmek için. Ciddiye almamak için. Yalnızlaştırmak için.
Bu susturma sürecinde sıkça başvurulan yöntemlerden biri de “gaslighting”dir yani kişinin kendi akıl sağlığını sorgulamasına yol açacak şekilde, sistematik ve bilinçli biçimde manipüle edilmesi. Bu stratejiyle bireyin gerçeklik algısı sarsılır, sezgilerine güvenemez hale gelir. İç sesi giderek şu cümlelere dönüşür:
“Belki de gerçekten abartıyorum…”
“Acaba hasta mıyım?”
“Ben mi yanlış anlıyorum her şeyi?”
Bu sorgulamalar ilk başta masum bir iç ses gibi görünse de aslında derin bir güvensizlik yaratır. Kişi önce kendine, sonra hislerine, sonra da dünyaya olan bağını kaybetmeye başlar. İçinde bir şeylerin yanlış olduğunu hâlâ hisseder, ama bunu dile getirme cesareti yavaş yavaş elinden alınır. Sessizleşir. Sırf “uyumlu” kalabilmek için…
Ama bu suskunluk iyileştirmez. Tam tersine, bastırır. İçte biriken şeyler zamanla ağırlaşır. Çünkü susturulan sadece bir cümle değil, bir gerçekliktir. Ve insan, kendi gerçeğini dile getiremediğinde, yalnızlaşır en çok da kendine karşı.
Yazan: Nurgül Kayhan
Gazeteus / Makale
