Baş karakterimiz Delphine, bir şirkette sekreter olarak çalışan genç bir kadındır. Tarih 2 Temmuz Pazartesi’yi gösterdiği ilk sahnede, Delphine yıllık izninde birlikte Yunanistan’a gideceği arkadaşından bir telefon alır. Arkadaşının yeni bir ilişkiye başladığından dolayı onunla tatile gelemeyeceğini, yeni erkek arkadaşıyla tatile gideceğini öğrenir.
O andan sonra tatil planları altüst olan Delphine, tatilini iyi geçirmek için kendi kafasında kurduğu “iyi tatil” beklentisini karşılamanın yollarını aramaya başlar. Çok sık görüşmediği, ayrılma aşamasında olduğu erkek arkadaşından da olumsuz yanıt aldıktan sonra film, Delphine ve onu bir yerlere davet ederek sıkıntısını hafifletmeye çalışan arkadaşlarıyla Delphine’nin bulunduğu ortamlarda uyumsuz ve can sıkıcı davranışlarını sergilediği bir akışa girer.

Film, günlük gibi her günün tarihini vererek bir ay boyunca Delphine’nin yaşadığı sıkıntıya bizi ortak eder. Aldığı kötü haberin ertesi günü açık bir alanda kız arkadaşıyla buluşan Delphine’nin parkta güneşin altında oturarak kitap okuyan arkadaşına gölge bir yere gitmek istediğini söylemesi, gölgeye geçtiklerinde ise Delphine’nin suratı asık bir şekilde konuşmadan oturması, arkadaşının ise hâlâ güneşte kitap okuması, Delphine’nin psikolojisinin ilk işaretlerini verir.
Çünkü filmin ilerleyen kısımlarında ailesiyle ve başka arkadaşlarıyla da buluştuğunda istediği tek şeyin güneş ve deniz olduğunu, mutlaka bronzlaşmak istediğini söylediğine tanık oluyoruz.
İkinci uğrak yeri, kız kardeşini ziyaret etmek olur. Evli ve çocuklu olan kardeşinin Dublin’de kamp kurma tekliflerini geri çevirirken,
“Belki bir gün ben de kampa giderim ama şu anda değil”
diyerek, bekar olduğundan dolayı kamp tatilinin sadece evli ve çocuklular için olduğu yargısına sahip olduğunu görüyoruz.

Delphine’nin başka bir arkadaş grubunda tatil planı yapamadığı için üzüntüsünü paylaştığını, sık sık ağlama krizlerine girdiğini, kendisine yalnız tatilin de güzel olduğunu söyleyenlere karşı
“Yalnız tatil insanlık dışıdır”
gibi tepkilerle savunmaya geçtiğini izliyoruz.
Bu tartışmalar eşliğinde Delphine, bir kız arkadaşının teklifini değerlendirerek arkadaşının ailesi ve sevgilisiyle deniz kenarı bir yere gider. Etrafı gezerken bir adamı beğenir ve arkadaşı tanışmasına yardım etmesine rağmen adamın dışarı çıkma teklifini geri çevirir.
Evde arkadaşının ailesiyle birlikte yemek yerken et yemediğini söyleyerek masadakilerin üzülmesine neden olur; çünkü herkes yemek yerken o sadece domates yemek zorunda kalır.
Buradaki diyaloglarda aile ona neden et yemediğini sorduğunda:

“Kanın olduğu bir canlıyı yemeyi doğru bulmuyorum.”
der ve masada bir tartışma başlatır.
Hatta masada sebzelerin de bir canı olduğunu söyleyerek onunla dalga geçmek isterler. Delphine,
“Onların kanı yok. Daha az canlılar.”
diyerek kendini savunur ama arkadaşları tatmin olmayarak masadaki çiçeği verip:
“Çiçek ye o zaman!”
diye alay ederler.
Daha sonraki sahnelerde aile tekne gezisi yapmak ister ama Delphine,
“Tekneyi sevmem.”
der. Küçük kız salıncağa binmek ister, Delphine:
“Salıncak başımı döndürüyor.”
diye yanıtlar. Başka bir gün burçlar konuşulurken, kendisinin Oğlak burcu olduğunu söylemesi üzerine biri:
“Oğlak burcu hep yokuş yukarı gider. Yorucudur, aynı senin gibi.”
diyerek bir tartışma başlatır.

Masadakiler onu memnun etmek istediklerini ama Delphine’nin hiç memnun olmadığını söyler. Delphine kendisini,
“Uyumlu ve tatlı biri”
olarak tanımlar. Sorulara ise sadece:
“Yürüyüş yapmayı severim.”
gibi sıradan cevaplar verir.
Yürüyüşe çıktığında üçe ayrılan bir patikada hangi yöne gideceğini bilemez, seçtiği yoldan da memnun olmaz ve bir kez daha ağlama krizine girer.
Film boyunca Delphine birçok farklı tatil yerini deneyimler ama her defasında daha da mutsuz olarak döner. Erkek arkadaşının dağdaki evine bile, daha önce asla yalnız gitmek istemese de çaresizlikle gitmeyi kabul eder; ama yine hiç kalmadan geri döner. İlginçtir ki, bu yerleri soranlara hep:
“İyiydi.”
cevabını verir.

Tarih 27 Temmuz Cuma gününü gösterdiğinde, uzun zamandır görmediği bir arkadaşının yazlık evine gitme teklifini kabul eder. Orada da yine tek başına mutsuz bir şekilde güneşlenir ve yürür.
Bu yürüyüşlerin birinde bir grup insanın Jules Verne’in “Yeşil Işın” kitabından bahsettiğini duyar.
Kitaptaki Bayan Campbell karakteri, ailesine:
“Yeşil Işın’ı görmeden evlenemem”
diyerek şart koşar. Çünkü Yeşil Işın’ı gören kişi kendi duygularını ve başkalarının duygularını okuyabilir.
Bilimsel olarak, bu olay denizle ufkun birleştiği yerde güneş batarken görülen kısa süreli bir ışık kırılmasıdır. Genelde Temmuz ve Ağustos aylarında ve çok açık havalarda görülebilir.
Delphine, işaretlere önem veren biridir. Bir falcının ona:
“Senin rengin yeşil.”
demesinden beri yeşil olan her şeyi fark eder. Yürüyüşlerinde iki kez ters çevrilmiş yeşil iskambil kartları bulur. Birinde maça kızı, birinde kalp erkeği vardır. Ayrıca bir gün, bir elektrik direğinde “Kendinizle ve başkalarıyla yeniden tanışın. Grup ya da müstakil evler” yazılı yeşil bir el ilanı görür. Bu yüzden Yeşil Işık ilgisini çeker.
Filmin sonlarına doğru, deniz kenarında tüm Fransa’yı yalnız başına dolaşan bir kızla tanışır. Kız ona:
“Tek başına olmak kadar, biriyle uzun süre birlikte olmak da iyi değil.”
der. Delphine’in “takılalım” sözünü garipsemesi de, onun hayat görüşüne ne kadar uzak olduğunu gösterir.
Sonunda, Delphine bir istasyonda Dostoyevski’nin Budala kitabını okurken başka bir adamla tanışır. Onunla gitmeye karar verir. Sohbet ederken, havanın Yeşil Işın için uygun olduğunu fark ederler.
Güneşin batışını izlemeye başlarlar.
“Peki, Yeşil Işık’ı görür müyüz Delphine ile birlikte?”
Kameranın yaklaşık beş dakika boyunca Delphine ve güneş arasında gidip gelmesi, bu sahneyi filmin pik noktası yapar. İzleyici olarak biz de Yeşil Işık’ı görmek için gözümüzü dört açarız.
Ama Jules Verne’in kitabının sonunda Bayan Campbell yeşil ışını görmeden aşkı bulur ve şu cümleyle hikâyeyi bitirir:
“Yeşil Işın’ı aramayı mutluluk nedir bilmeyenlere ve onu tanımak isteyenlere bırakalım!”
Sonuç:
Delphine’nin yaşadığı kronik mutsuzluk, hayatımızın bir döneminde mutlaka yakalandığımız bir ruh halidir. Bu kişiler etrafına sıkıntı vermekle kalmaz, sadece kendilerinin mutsuz olduğuna inanırlar.
Mutluluğun sürekli başkaları üzerinden gerçekleştiği bir dünyada tatminsiz ve yetersiz hissetmek, günümüz insanının temel çıkmazıdır.
“Unutmayalım ki, biz yalnız kaldığımızda kendimize katlanamıyorsak, başkaları bize neden katlansın?”
Kendimizin katlanabileceğimiz versiyonlarını oluşturmamız gerekiyor.
1986 yapımı bu filmde ne cep telefonları vardır ne de sosyal medya. Bugünse “çıkmadığımız” tatilleri bile çevrimiçi paylaşabiliyor, tatilimizin iyi geçip geçmediğini aldığımız beğeniler ve yorumlarla ölçebiliyoruz.
Yazan: Özlem Zeynep Karasu
Gazeteus – Makale
