Ulus Baker, sinema üzerine çok sayıda yazı yazmış, sinemayı yalnızca bir sanat biçimi değil, düşünsel bir alan olarak gören, felsefeyle derinlemesine ilişkilendiren bir entelektüeldi. Özellikle Deleuze’ün sinema kuramlarını Türkiye’de en iyi anlayan ve aktaran isimlerden biri olarak, sinemayı düşüncenin bir formu olarak ele aldı. Dolayısıyla onun “en sevdiği filmler” meselesi, yalnızca estetik beğeniyle değil, aynı zamanda düşünsel yoğunlukla da ilgilidir.
Andrei Tarkovski Filmler
Özellikle: Stalker, Solaris, Ayna
Baker, Tarkovski’yi sinemada “zamanın ontolojisini” en derin şekilde işleyen yönetmen olarak görür. Ona göre Tarkovski, sinemayı düşünsel bir faaliyet hâline getirir; imgeleri yalnızca göstermekle kalmaz, düşünmeye zorlar. Özellikle Stalker’da zamanın kıvrılması, mekânın ruhla dolması gibi temalar Deleuze’ün “zaman-imge” kavramı üzerinden yorumlanabilir.
Ulus Baker, Andrei Tarkovski’yi sinema tarihinin en önemli ve en derin yönetmenlerinden biri olarak görür. Ona göre Tarkovski, sinemayı salt görsel bir anlatı aracı olmaktan çıkarıp, düşünsel bir faaliyet, hatta bir tür felsefi deneyim haline getirir. Tarkovski’nin filmlerinde görüntüler, sadece anlatıyı destekleyen unsurlar değil; bizzat düşünmenin ve varoluşun kendisi haline gelir.
Baker, Tarkovski’nin sinemasında “zamanın ontolojisi” üzerinde durur. Yani, zamanın nasıl deneyimlendiği, mekânsal ve duygusal olarak nasıl içselleştirildiği meseleleri Tarkovski’nin sinemasının özüdür. Bu noktada Deleuze’ün “zaman-imge” kavramı önemli bir anahtar sunar. Deleuze’e göre sinema, zamanın sadece nesnel bir ölçüsü değil, yoğunlaşan, katmanlaşan ve katlanarak çoğalan bir deneyimidir. Baker da Tarkovski’nin bu deneyimi en derin şekilde gerçekleştiren yönetmen olduğunu söyler.
Özellikle Stalker filmi bu düşünceyi somutlaştırır: Filmde zaman, lineer değil, kıvrımlı ve çok katmanlıdır. Mekânlar yalnızca fiziksel alanlar değil, ruhun ve bilinçaltının da mekânlarıdır. Baker, Stalker’da mekânın ve zamanın bu mistik ve metafizik yoğunluğunun, seyirciyi “düşünmeye” zorlayan bir yapı kurduğunu vurgular. Görüntüler, sabit bir anlam taşımaktan çok, sürekli açılan ve derinleşen anlam kapıları gibidir.
Solaris filminde ise insanın iç dünyası, bellek ve yabancılaşma temaları Tarkovski’nin felsefi sinemasını besler. Baker, Solaris’in yalnızca bir bilimkurgu filmi olmadığını, insanın bilinç, hatıra ve varoluşsal krizlerine dair yoğun bir meditasyon olduğunu belirtir. Burada da zamanın esnekliği ve insanın zamansal deneyimi öne çıkar.
Ayna ise Tarkovski’nin en kişisel ve otobiyografik yapıtı olarak, hatıra ve kimlik üzerine yoğunlaşır. Baker, Aynada zamanın, anıların ve rüyaların iç içe geçmesiyle “zamanın subyektif, içsel katmanları”nın sinemaya nasıl aktarıldığını görür. Filmdeki görüntüler birer anı parçacığı değil, düşünsel titreşimlerdir; seyircinin kendi belleği ve varoluşuyla yüzleşmesini sağlar.
Sonuç olarak Ulus Baker, Tarkovski’yi sinemanın “zamanı ve varoluşu düşünme” biçimi olarak gördüğü için değer verir. Onun sineması, izleyiciyi pasif bir alıcı olmaktan çıkarıp aktif bir düşünür haline getirir. Görüntüler ve zaman, Tarkovski’de birlikte işleyerek bir “düşünce alanı” yaratır; bu yüzden Baker için Tarkovski sinema tarihinin en önemli ve felsefi anlamda en zengin yönetmenlerinden biridir.
